|
Süreyya Su, Anadolu halk dindarlığının Kalenderi bir karakterde olmasını, gelişen hümanist felsefeyi, kurulan devletlerin ‘hoşgörü imparatorluğu’
sıfatı kazanmasını Türk Müslümanlığındaki senkretik motivasyona bağlıyor.
KÜLTÜR, sosyal bilimler alanında son dönemlerde kilit bir rol oynayan bir kavram. Esasen tarihselcilikle birlikte kavramda 19. yy’da ortaya çıkan kırılma, felsefi temelleri 19. yy Alman idealist filozofları tarafından atılan ve ulus-kültür özdeşliğine dayalı romantik milliyetçiliklerin ortaya çıkışına da açıklık getirir. Doğu ile Batı’yı birbirinden ayırt edenin ne olduğu sorusuna bir cevap olarak çıkan yapısalcı-işlevselci kültür anlayışlarına nazaran trihselci kültür anlayışının ulus ile kültür arasında aradığı nevi şahsına münhasır ilişki, milliyetçiliklerin ortaya çıkışını ve ulus-devlet tasarımlarının Türkiye’de de etkili olmuş felsefi temellerini oluşturur.
Ulus kavramı bu tasarımlarda kültür kavramının bir uzanımı olarak tanımlanır. ‘Aynı kültürü paylaşan insanların kader birliği’ olarak tanımlanan ulus, kendi ulus-devletini koruma ya da kurma peşinde koşan bütün milliyetçilikler için önemli bir hale dönüşür; özellikle ulusun kozmopolit etkilerden masun, bozulmalardan uzak, biricik bir tarihsel varoluş haline dönüştürülür.
Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşunun ilk aşamasında kendisini Orta Asya Türk tarihinden devraldığı devlet geleneğinin bir devamı olarak konumlayarak, Türk milli kimliğini inşa ederken melez ve kozmopolit etkileri içeren Osmanlı kültür mirasını hariçte tutan bir kurucu tarih icat etmiştir. Süreyya Su, Halk İslamı’nda ortaya çıktığı şekliyle Anadolu coğrafyasındaki kültürel ve dini etkileşimleri irdelediği kitabı Hurafeler ve Mitler’de farklı dinlere mensup insanların aynı coğrafyada yüzyıllar boyu birlikte yaşamalarının oluşturduğu kültürleşmeleri senkretizm olarak adlandırıyor.
Hoşgörü toprağı
Su, ‘Türk Müslümanlığındaki senkretik motivasyonun halk dindarlığının Melameti-Kalenderi meşrep bir karakter taşımasında; Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin ‘hoşgörü imparatorluğu’ sıfatı kazanmasında; şehirlerin kozmopolit bir yapıya bürünmesinde; yüksek İslam ve tasavvufun hümanist bir felsefe geliştirmesinde temel etken olduğunu’ savunuyor. Anadolu topraklarındaki her dinin şehitleri, azizleri, evliyaları, kutsal mekanları ve ibadet özelliklerinin etrafındaki diğer inanç mensuplarını da etkilediğini, etkilendiğini düşünen Su, bu etkileşimin heterodoksinin rizomatik yapısında billurlaştığını ve senkretizme dönüştüğünü ileri sürüyor.
Ona göre, 13. ve 14. yy’da Anadolu, bu dinsel zenginliğin en renkli biçimde yaşandığı bir coğrafyaydı. Bir yandan Bizans etkisi sürerken öte yandan şaman geleneklerini yeni dinleri İslam’la hemhal etmiş Müslüman topluluklar Anadolu’ya yerleşmeye başlamıştı. Tek Tanrılı dinlerin inanç sistemlerindeki benzerlikler kadar, ilkel dinlerden aktarılmış, gelenek haline gelmiş gündelik inanç pratikleri de birbiriyle iletişim kuran topluluklar arasındaki yakınlaşmaları artırıyordu. Süreyya Su, bugün halk İslami olarak tanımlanan, kitabi olmaktan çok, gündelik yaşayış esaslarına müteallik Müslümanlığı Anadolu’daki ilk döneminde, dinler ve inançlar arasındaki geçişler ve zenginliklere değinerek ele almaya çalışıyor.
Özcü yaklaşımı dışlıyor
Su’nun 13. ve 14. yy Anadolusu’ndaki dini ve kültürel senkretizmi (bağdaştırmacılığı) ele alırken kültürel antropolojik bir bakışla, özcü yaklaşımların dışlayıcılığından kaçınmaya çalışması dikkat çekiyor. Ancak, Fuat Köprülü ve Yusuf Akçura gibi önemli tarihçilerce temsil edilen Türk Tarih Tezi’nin tökezlediği bu gibi konularda Anadolu’daki farklı kültür ve inançlar arasındaki etkileşimi sadece ‘yakınlaşma’, ‘benzeşme’, ‘etkilenme’ ‘etki etme’ terminolojisiyle yorumlamaya çalışması da tarihsel gerçekliğin çehresinin sadece bir yanını aydınlatırken, diğer yanları karartıyor kanaatini taşıyoruz.
Buna rağmen kitap, günümüzdeki siyasi çatışmalara bir köken yaratma yolunda çaba sarf eden milliyetçi-kültüralist bakışları eleştirmeye yarayacak doneler sunması bakımından önemli ve okunmaya değer.
Kışkırtıcı bir kitap!
Jung’un eserlerinden damıtılmış düşüncelerinden oluşturduğu son kitabı İnsan ve Sembolleri. Ömrünü bilinçdışı, arketipler, rüyalar, kompleksler gibi birçoğuna kendi damgasını vurmuş olduğu kavramların önemini kanıtlamak için harcayan, bazı akademik çevrelerin eleştirisine uğrasa da eserleriyle yalnızca psikoterapiyi değil, psikoloji, sosyoloji, teoloji, halkbilim, edebiyat ve sanatı da derinden etkileyen Jung’un kitabı kendine şaşan, kendinden memnun olan ve kendinden düş kırıklığına uğrayanlar için kışkırtıcı bir kitap...
İnsan ve Sembolleri, Jung, çev. Ali N. Babaoğlu, Okuyanus, 2007
İsyan ve romantizm
Gelenek ile modernite arasında, geçmişe dönüş ile şimdiki zamanın kabulü arasında, karanlıkçı tepki ile kırıp geçiren ilerleme arasında, otoriter kolektivizm ile sahiplenici bireycilik arasında, irrasyonalizm ile teknobürokratik rasyonalite arasında tercih yapmamızı dayatan ikili mantıktan nasıl kaçabiliriz? İşte bu soruların cevapları İsyan ve Romantizm’de. Löwy ve Sayre ‘Romantizm’i moderniteye karşı konumlayan bir bakış açısıyla ele alıyorlar.
İsyan ve Melankoli, Michael Löwy-Robert Sayre, çev. Işık Ergüden, Versus, 2007
stargazete
|