
9 Kasım tarihi, bir zamanlar “Batı ittifakı” (NATO) ile “Doğu İttifakı” (Varşova Paktı) arasında amansız bir şekilde yaşanan ünlü “Soğuk Savaş”ı hatırlatan en belirgin işaretlerden biridir.
Soğuk Savaş günlerini, özellikle de iki Almanya’nın ayrılmasını simgeleyen “Berlin Duvarı”, ya da dünya kamuoyunda “utanç duvarı” olarak da bilinen bu duvar 9 Kasım 1989’da yıkılmıştı. Duvarın yıkılışının 20. yılında Berlin, içlerinde pek çok devlet başkanı, başbakan ve dışişleri bakanının bulunduğu görkemli bir gösteriye sahne oldu. Böylece Almanlar, sadece kendi yeni nesillerine değil, aynı zamanda diğer ülkelere de “utanç duvarı”nın utanılacak halini hatırlatıyorlar...
İkinci Dünya Harbi sonunda yenik Almanya, bu ülkeyi işgal eden ABD-İngiliz birlikleri ile Sovyetler Birliği tarafından paylaşıldı. Yaklaşık 3/4’lük kısmında ABD-İngiltere (Batılı güçler), doğudaki kalan kısımda da “Doğulu güç” (Sovyetler Birliği) hakimiyeti başladı. Ülke ikiye ayrıldı. Batıdaki “Federal Almanya” adını alırken, doğudaki “Demokratik Almanya Cumhuriyeti” (DDR) adını aldı. Her ne kadar doğudakinin adında “demokrat” ve “cumhuriyet” var idiyse de, aslında tek parti (Komünist Parti) hakimiyetli totaliter bir rejim mevcuttu. Yani, demokrasi ve cumhuriyetle isim dışında bir ilgisi yoktu.
Batı Almanya olarak da bilenen Federal Almanya, ABD-İngiliz-Hollandalı askerlerin işgali altında yıllarca tek şeye konsantre oldu: Ekonomik ve teknolojik gelişme. Bu konuda yeterli bilgi birikimine zaten sahipti. Nüfusu da okuma yazma oranı açısından Avrupa’nın ilk ülkelerinden biriydi. Harp sanayisi haline çevrilmiş bulunan fabrikalar yeniden barış dönemi üretim yapan tezgahlar haline dönüştürüldü. Demiryolu, kara yolu ve nehir taşımacılığı için zaten yeterli alt yapı mevcuttu. Sadece harbin getirdiği hasarların onarılması gerekliydi. Bu arada ilk yıllar (yaklaşık 10 yıl) silahlı kuvvetler kurulmasına izin verilmediği için savunmaya da harcama yapılmadı. İkinci Dünya Harbi’nin iki müttefikinden Japonya, Pasifik’te “işgal” nedeniyle savunma harcamasını ekonomik gelişmeye aktarırken, Almanya da Avrupa’da aynısını yapıyordu. 1954’te NATO’ya kabul edildikten sonra, 1955’te yeniden silahlı kuvvetleri kuran Almanya, gene de ilk yıllarda savunmaya mümkün olduğunca az pay ayırdı.

Doğu Almanya olarak bilinen ikinci Almanya ise, Sovyetlerin etkisinde ve ünlü “Stasi” gizli istihbarat örgütünün güdümünde ayrı bir dünyaya yelken açmaya çalışıyordu. Zaman içerisinde iki Almanya arasındaki refah düzeyi de Batı’nın lehinde bozuluyordu. Bu sebeple Doğu’dan Batı’ya kaçanların sayıları giderek artmaya başladı. Bu “özgünlüğe kaçış” yolunda ölenler ya da yaralananlar da oluyor, sağ kalanlara Batı Almanya kucağını açıyordu. Kaçışlarla Doğu Almanya’nın da “ipliği pazara çıkıyor” ve itibarı sarsılıyordu. Bunun üzerine bir milletin uzun süre bir arada yaşamış “suni” iki devleti arasındaki “illegal” kaçışları önlemek maksadıyla, Doğu Almanya tarafından çok kademeli engel, alarm ve kontrol sistemlerini kapsayan bir sınır inşa edilmeye başlandı. Bu sınır içerisinde en ilginci ve tüm dünyaya “Soğuk Savaş”ın soğuk yüzünü hatırlatanı Berlin’de şehri ikiye ayıran ünlü “Berlin Duvarı” idi. Berlin aslında kent olarak Doğu Almanya içerisinde kalmış, yapılan anlaşma gereği bu kente sayılı kara-demiryolu ile kontrollü olarak ulaşım mevcuttu. Ya da hava yoluyla ulaşım vardı. Şehri ikiye ayıran duvar ise, doğudakilerin kaçmasına engel olabilecek her türlü donanıma sahipti. 1960’lı yılların başında inşasına başlanan bu duvar kimilerine Batı ile Doğu arasındaki sınırı belirleyen “Demirperde”, kimilerine göre de bir “utanç duvarı” idi. Her türlü engel ve alarm sistemine sahip bu “utanç duvarı” bile, komünizmin kabul edilemez totaliter ve insan haklarını kısıtlayıcı zulmünden kaçanlara mani olamadı. Ama bu uğurda ölenlerin arkasından duvarın her iki tarafında da gözyaşı dökenler vardı. Çünkü 5.000 civarında insan Doğu Almanya’dan kaçmak isterken, Doğu Alman askerlerinin kurşunlarıyla ölenlerin sayısı 200’ü aşmıştı.
Ekonomik Gelişmenin Parlayan Yıldızı Federal Almanya
Batı Almanya’da ekonomik ve teknolojik gelişme için yeterli kalifiye nüfus var olsa da, İkinci Dünya Harbi’nde çoğunluğu yüzde 80 oranında yıkılan kentlerin yeniden yaşanılır hale getirilmesi için dışarıdan “zanaat sahibi” nüfusa ihtiyaç vardı. Zira İkinci Dünya Harbi’nde tüm Avrupa’yı “Alman Postalı ve “Panzerleri” (tankları) ile çiğneyen Hitler’in Almanya’sı, bu harbin sonunda ölenler ve sakat kalanlarla birlikte yaklaşık 12 milyon genç erkeğinin oluşturduğu işgücünü kaybetmişti.[1] Batı Almanya yeniden imar edildi, yeniden yapılandırıldı, yeni bir “ekonomik mucize” ile ayağa kalktı. Bu arada kadınlar da erkekler gibi en ağır işlerde çalışarak, ülkelerini Avrupa’nın ortasında yine “1 numara” haline getirmek için gayret sarf ettiler. Tabii onlara 1950’li yılların sonlarından itibaren törenle karşıladıkları yabancı işçiler “Gastarbeitern” de büyük ölçüde yardımcı oldular. Bu yabancı işçiler arasında başlangıçta sayıları en çok olanlar İtalyan, İspanyol ve Yunanlardı. Daha sonra Türkler ve eski adı Yugoslavya olan ülke insanları da geldiler. Zaman içerisinde Türkler en önemli sayıya ulaştılar. Bu yabancı işçilerin kimileri ülkelerine geri döndüler. Ancak pek çoğu “aş ve iş” bulduğu bu memleketi “ikinci vatan” olarak gördü, benimsedi ve yerleşti. Birinci neslin arkasından gelen ikinci ve üçüncü nesil için Almanya, Türkiye’den çok daha iyi tanıdıkları bir ülkeydi. Burada okudular. Helga, Krista, Klaus ve Gerhard ile arkadaş oldular. Kimileri babaları ve anneleri gibi basit işlerde çalıştı, kimileri okuyup hekim, avukat, mühendis oldu. Kimileri büyük işadamları haline gelirken, kimileri de Türk yemeklerini tanıtan lokantalar açtılar. Öyle ki, Türk döneri Almanya’nın pek çok kentinde “Mc Donalds” serisi “fast food” lokantalarını bile geride bıraktı…
Almanya, her ne kadar işgal gücünü üzerinde taşısa da, 1970’li yıllardan itibaren savunma sanayinde de atılım yapmaya başladı. Öyle ki, Leopar tankları dünyada en çok aranan tanklar arasına girdi. Uzun namlulu top ve obüsleri, Kraus Maffei’ın savunma sanayi ürünleri, tank-ağır vasıta ve botlarda kullanılan MTU motorları adeta “yok sattı!” Transall nakliye uçakları ABD’nin C-130’larını satış sayısında geride bıraktı. Mayın siyahını dünyada en iyi kullandığı bilinen Almanlar, mayın dökücü ve tarayıcı gemilerin en seçkinlerini inşa ettiler. Bunları daha sonra dar sularda harekat yapan hücumbotların inşasıyla desteklediler. Yani Almanya, dünya markası olarak bilinen Mercedes araba-kamyon-otobüslerine MAN kamyon ve otobüslerini, Volkswagen, BMW, Opel, Ford gibi binek araçlarını eklediler.
Demir-çelik sanayi zamanla Avrupa’da ilk sırayı aldı. Kömür birliği ile başlayan Avrupa’daki ilk ekonomik birleşme hamlesi, zamanla 1955’te Almanya’nın da üyesi olduğu Avrupa Ekonomik topluluğu (AET), Avrupa Topluluğu (AT) ve nihayet Avrupa Birliği (AB) haline geldi. Gümrük indirimleriyle ihracatını artırmada önemli bir fırsat yakalayan Almanya, bir taraftan da “işgal altında” bir ülke olmasına rağmen, Avrupa’nın bu ekonomik birliği içerisindeki en önemli ülke haline geldi. Öyle ki, birliğin siyasetini belirlemede Almanya’nın onayı mutlaka arandı. Çünkü birliğin idari giderleri ve toplanan mali yardım giderlerinin en önemli kısım Almanya tarafından karşılanmaktaydı. 1980’li yıllarda Almanya, ABD ve Japonya ile birlikte dünyanın en çok ihracat yapan üç ülkesinden biri haline geldi. Almanya’da artık tam anlamıyla bir “refah toplumu” mevcuttu.
Doğu Almanya’nın Çöküşü – İki Almanya’nın Birleşmesi
Batı Almanya’nın yukarıda özetlenen gelişmişliğine karşılık, Doğu Almanya da “Doğu Bloku” içerisinde en gelişmiş ve refah düzeyi en yüksek olanı idi. Ancak fert başına düşen gelir açısından bakıldığında iki ülke arasındaki uçurum rahatlıkla fark edilebiliyordu. Batıda fert başına milli gelir 25-30 bin dolarlar düzeyinde iken, Doğu Almanya’da ancak 4-5 bin dolar civarındaydı. Batı’daki Mercedes, BMW, Opel, Volkswagen, Ford gibi dünya markası otomobillere karşılık, Doğu’da son derece basit ve bugün pek çok Alman’ın dahi adını unuttuğu “Trabi” marka arabalar mevcuttu.
İki ülkeden hangisinin daha iyi olduğunu anlayabilmek için, aslında birinden diğerine geçmek isteyenlerin sayısına bakmak yeterliydi. Batı’dan Doğu’ya geçmek isteyenler, akrabalarını görmek, eski ülkelerini gezmek, nostaljik bir tatil yapmak isterken, Doğu’dan Batı’ya geçmek isteyenler daha çok “özgürlüğe adım atmak” içindi.
1980’li yılların sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov’un Genel sekreter olduğu dönemde başlayan “Glasnost”la birlikte, bu ülkenin ağırlığını hissettirdiği eski “Doğu Avrupa ülkeleri” (Polonya, Doğu Almanya, Çekoslavakya, Macaristan)’nde de kıpırdanmalar başladı. Macaristan’daki halk ayaklanmaları Doğu Almanya’da en geniş halini aldı ve nihayet Doğu Almanya’daki Eric Hönecker yönetimi Doğu ile Batı Almanya arasındaki kapıları daha fazla kapayamadı. Eikim 1989’da iki Alman devletinin Alman milleti birbirleriyle kucaklaştı. O denemde Hamburg’ta[2] idim. Tüm gelişmeleri basın ve yayın yoluyla izlemek mümkün olduğu gibi, her iki Almanya’dan devlet-siyaset adamları, NATO’dan üst düzey komutan-bürokratlar tarafından da konferanslarla ayrıntılı bilgiler verilmekteydi. Ekim 1989’dan itibaren Polonya’dan hafta sonları gelen Polonyalıların Hamburg’ta muz ve çikolata bırakmadıkları hiç hatıralardan çıkmamaktadır. Çünkü iki Almanya birleşirken, Doğu Avrupa ülkeleri ve milletleri de “özgür dünya” ile kucaklaşmıştı.
Doğu-Batı Almanya birbiriyle kucaklaşırken, bu arada tüm dünyayı utanca boğan Berlin duvarı da 9 Kasım 1989’da yıkıldı. Sadece küçük bir bölümü, insanlığa ve bölünen Almanlara “ibret” olsun diye bırakıldı. Batı Almanya’da daha önceleri pek çok bayram ve şenlik var iken milli bayramları mevcut değildi. Bu bayram ve şenlikler daha ziyade dini ve geleneksel olanlarıydı. İki Almanya’nın birleştiği 3 Ekim, aynı zamanda Almanya’ya ilk “milli bayramı” da getirdi. 9 Kasım ise, utanç duvarının yıkılış günü.
İki Almanya birleşirken Batı Almanya’da Şansölye Helmut Kohl’ün başkanlığında Hıristiyan birlik Partileri (CDU/CSU) ile Hür Demokrat parti (FDP) koalisyon hükümeti mevcuttu. FDP’nin lideri de 30 yıla yakın Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Hans Dietrich Genscher’di. Kohl Hükümeti bu dönemi çok iyi yönetti. Aslında Batı Almanya’da iki Almanya’nın birleşmesi konusunda bir anket yapılsaydı, belki de “Hayır!” diyeceklerin oranı %50’ye yakın olabilirdi.[3] Kohl-Genscher koalisyonu ne böylesi bir anketi yaptı, ne de birleşme sonrası sancıları, birleşmeden kaynaklanan sıkıntılara yorma siyaseti güttü. Tersine, 50 yıl sonra yeniden bir araya gelen Alman milletini kaynaştırmak, aralarındaki ekonomik farklılığı giderebilmek için elinden geleni yaptı ve tüm dünyaya örnek oldu.[4] Belki Batı’dakilerin refah düzeyi bu yeni 20 milyonluk yeni kitle sebebiyle biraz duraksadı. Yani Avrupa’nın diğer refah düzeyi yüksek devletlerine göre biraz geride kaldı, ancak küreselleşen dünyanın çeşitli sorunlarına rağmen, bu süreci olabilecek en az sancıyla atlattı. Örneğin Almanya’da, Paris’te 2000’li yılların ortalarında Paris’te yaşanan araba yakma hadiseleri ve işsizlerle polisin karşı karşıya gelmesi hadiseleri yaşanmadı.
Almanya’nın Yeni Bir ‘Utanç Duvarı’ Örme Çabaları
İki Almanya’nın birleşmesinin ardından devletin adı Almanya Cumhuriyeti oldu. Yeni Almanya’da, batı Almanya’nın siyasi partileri (CDU, CSU, SPD, FDP, Yeşiller vb.) aynen devam ederken, eski doğu Almanya’nın Komünist partisi yaşayamadı. Almanya’nın bu ikinci bölümünden siyasete soyunanların bir kısmı Gregor Gysi’nin yeni bir “Sol” parti kurdular. Siyasete soyunanların önemli bir bölümü ise, Batı Almanya’nın mevcut partilerinde kendilerine yer buldular. Bunlardan biri de Doğu Almanya’da iken kimya dalında ve çevre konusundaki çalışmaları bilinen Angela Merkel’di. Merkel, birleşmeden sonra Helmut Kohl’ün CDU partisine girdi ve ilk genel seçimler (1990) sonucunda milletvekili seçilerek Bundestag’a girdi, ayrıca CDU’da Genel Başkan Yardımcısı oldu. Merkel, bu hızlı ilerleyişini 1991-1994 arasında Kadınlardan ve Gençlikten Sorumlu Bakan, 1994-1998 arasında da Çevre-Tabiatın Korunması ve Nükleer Güvenlik Bakanı olarak görev aldı. 1998-2000 döneminde CDU Genel sekreteri ve ardından da Genel Başkanı oldu.
2005 genel seçimleri sonrası CDU/CSU-SPD Koalisyon hükümetinin büyük ortağı olarak Şansölyelik görevine başlayan, aynı zamanda bu göreve getirilen ilk kadın ve eski “Doğu Alman” olan Merkel, aynı görevi 27 Eylül 2009 genel seçimleri sonucunda aldığı zaferle de devam ettirdi. Bu kez yeniden ve Kohl’ün döneminde, ya da iki Almanya’yı birleştiren, hatta Berlin Duvarı’nı yıkan koalisyonun (CDU/CSU-FDP) şansölyesi olarak…
Şansölye seçildikten sonra ilk yurtdışı gezisini 3 Kasım 2009’da ABD’ye yapan Alman lider Angela Merkel, Kongre’de yaptığı konuşmada, Doğu Almanya (DDR) döneminde geçen günleri, Berlin duvarı günlerini ve ABD’nin doğu-batı ilişkilerinin düzeltilmesindeki rolü unutamadığını söyledi. Ancak Merkel, dünya iklim değişikliğinin önlenmesinde ABD’nin de ilgili anlaşmaları imzalayarak, ikinci bir duvarı daha yıkmaya yardımcı olmasını da istedi.
Kendisi Berlin Duvarı” ya da bir “utanç duvarı” mağduru olan ve bunu ABD Kongresi’ndeki konuşmasında çevre konusundaki düzenlemelere direnen ABD’ye yeni bir duvarın daha “yıkılma zamanı”nı işaret eden Merkel, her nedense bir başka duvarın ayakta kalması için en fazla destek verenlerden biri olmayı sürdürmektedir. Bu duvar ise, bazı AB ülkelerindeki özellikle Hıristiyan Demokrat partileri tarafından ileri sürülen “Hıristiyan – Müslüman kültür farklılığı”nı önemseyen görüş duvarıdır. Mağdurları içerisinde ise, uzun yıllardır bu “Hıristiyan kulübü”nün duvarını aşmak için uğraşan Türkiye bulunmaktadır.
Almanya’da, sosyal demokrat kökenli partilerden SPD ve özellikle de Yeşiller partisi Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerken, tıpkı Kohl-Genscher döneminde olduğu gibi, Merkel de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu hemen her platformda seslendirmektedir. Tam üyelik yerine, Fransa’da Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy gibi, Merkel de Türkiye’nin “imtiyazlı ortak” olmasından yanadır. Merkel gibi partinin ağır toplarından, bir zamanlar CDU Genel Başkanı, İçişleri Bakanı olan, son kabinede ise Maliye Bakanı olan Wolfgang Scheuble de yıllardır aynı fikri savunmakta, Türkiye’ye karşı Avrupa’nın doğusunda bir “Hıristiyan Kültür Duvarı” inşasının mimarlığını yapmaktadır.
Almanya’nın Türkiye’ye Karşı Adeta Bir “Hıristiyan Duvarı” Örmesinin Sebepleri
Angela Merkel, Wolfgang Scheuble ve eski liderlerden Helmut Kohl gibi, koalisyonun yeni ortağı FDP de Türkiye’nin AB üyeliği konusunda ayak sürümeye başladı. Koalisyon, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda “ucu açık” bir sürecin izlenmesinde anlaştı. Yani, Türkiye “ağzıyla kuş tutsa” bile, AB üyeliği için Almanya’dan kati bir “evet” cevabı gelmesi kuşkuludur. Çünkü Almanya’da sosyal demokratlar dışındakiler, Türkiye’ye karşı “Duvar örülmesinde” ısrarcıdırlar…
ABD’nin bilinen düşünce kuruluşlarından “The Washington Institute for Near East Policy”, Almanya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumunu incelemiş ve bu araştırma Ekim 2009 sonlarında kendi internet sayfalarında yayımlanmıştır. Bu enstitüye göre Almanya’da, Türkiye’nin AB’ye katılmasına karşı ileri sürülen altı önemli sebep şöyledir:
1. Almanya’nın başlıca çıkarı Avrupa’nın entegrasyonunda başarı sağlanmasıdır... Avrupa’nın coğrafi sınırları vardır. Eğer Suriye, İran ve Irak ile sınırı varsa hiç kimse kendisini Avrupa’da gibi hissedemez.
2. Hiç kimse Türk dostlarımızı reddetmek istemez. Türkiye ile güçlü bir ortaklık istiyoruz. Ancak bu tüm güçlü ortaklarımızın Avrupa Birliği’nin üyesi olması gerektiği anlamına gelmez.
3. Türkiye’nin demokratik Müslüman bir ülke olarak önemli bir örnek teşkil etmesi AB üyesi olmasını gerektirmez. Aksi takdirde bundan sonra Pakistan veya Endonezya’nın AB üyeliğini de düşünmemiz gerekir. Şimdi bile Türkiye’nin Arap dünyasında değişen rolü şüphe yaratmaktadır. Birliğin tam üyesi olarak Türkiye köprü rolünü yerine getiremez zira bir köprü bir tarafa bağlı olamaz.
4. Türkiye’nin AB’nin bir parçası olmaması halinde Türklerin Almanya’daki entegrasyonunun tehlikeye gireceğini söyleyen kişiler, Türklerle Almanlar arasındaki barışçıl sosyal birlikteliği tehlikeye atmaktadır. Türklerin Almanya’ya entegrasyonu, Türkiye’nin AB üyeliği olmadan başarılı olacaktır.
5. Sorunları gizleyerek Türkiye’ye yardım etmiş olmayız. Kilise yapımını veya Hıristiyan azınlık için ibadethanelerin yapılmasını yasakladığı sürece hiç kimse Türkiye’de, Avrupa’da bildiğimiz anlamdaki din özgürlüğünden söz edemez. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hakaretamiz bir şekilde yüksekten atıp (AB’den bahsederken) “Hıristiyanlar Kulübü” şeklinde bir nitelendirmede bulunarak, kendi ekibinde kolay bir takdir kazanmıştır.
6. Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık sunarsak daha iyi olacaktır. On yıllık katılım müzakerelerinin ardından yaşanacak bir başarısızlık, Avrupa’nın siyasî birliğinin başarısızlığı kadar büyük bir felaket olacaktır.[5]
Merkel, Hıristiyan Demokrat partileri ve FDP’nin aksine, Türkler ve Müslümanlar konusunda çok daha esnek ve 21. yüzyılda insanlar arasındaki duvarların yıkılmasını daha çok destekleyen sosyal demokratlar, Köln’de bir başka duvarı daha yıktılar. Köln’de SPD’nin belediye başkanlığı döneminde, Türk ve Müslümanlar için yeni bir cami ve kültür külliyesinin (Köln Merkez Camii) kararı alındı.[6]
Bu husus sadece kararla kalmadı. 7 Kasım 2009’da Türkiye’den Diyanet İşleri Başkanı, iki ülkenin bakan düzeyinde temsilcilerinin bulunduğu bir törenle caminin temeli de atıldı. Katolik ve Protestan kilisesi temsilcilerinin katıldığı törene Almanya Başbakanı Angela Merkel dahi kutlama mesajı gönderdi.[7] Aslında bu Köln Merkez Camisi’nin inşası konusunda, Köln’deki “duvar meraklısı” pek çok Alman karşı gösteriler düzenlemişlerdi. Ama hem o dönemin sosyal demokrat belediye başkanı, hem de Köln’de yeni duvarlar istemeyen Almanlar, cami inşaatına, “duvar meraklısı” Almanların karşısına dikilerek destek verdiler.[8]
Sonuç
Almanlar, 20 yıl önce yıkılan bir utanç abidesi Berlin Duvarı sonrası, insanlar arasında duvar örülmesinin acısını en iyi bilen millettir. Bu bilincin 20. yılını idrak ederken Şansölye Merkel tarafından ABD Kongresi’ne şükran ifadeleri yanında, çevre konusunda duyarlılık göstermeleri için “bir duvarı daha yıkalım” denilirken, Avrupa’nın doğusunda Müslüman dünyasına karşı yeni bir duvar örülmeye çalışılmasını da anlamak mümkün değildir. Oysa aynı Merkel, daha 20 yıl önce sahip oldukları “utanç duvarı”nın bir mağduru idi. Bugün ise bir başka “utanç duvarı”nın mimarı konumuna geldi. Üstelik bu duvarın yıkılması için hem Türkiye, Batı ittifakı içerisinde “Demirperde” ülkelerine karşı önemli bir savunma kalkanıydı, hem de Batı Almanya’yı kalkındıran insanlar içerisinde Türk işçileri de vardı.
Almanya’da oyları 700 bine, sayıları üç milyona yaklaşan Türk kökenliler, hem “utanç duvarı”nı Almanlara unutturmamalı, hem de aynı Almanların Müslümanlara karşı Avrupa’nın doğusunda yeni bir “utanç duvarı”nın mimarı olmak üzere olduklarını, böylece Almanların tarihe sadece “soykırım” yapan bir millet olarak değil, aynı zamanda da “utanç duvarlarının mimarı” olarak da geçeceklerini anlatmalıdırlar.
[1] Özürlüler için şehir merkezi, sokaklar, binalar, otoyollar, ve daha pek çok yerde dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar çok rastlanılan kolaylıklar, aslında bu büyük harbin sonunda sakat kalanlara vefa borcu olarak yapılmıştır.
[2] Sevk ve İdare Akademisi (Führungsakademie) öğrenimi için Eylül 1989-Eylül 1991 arasında.
[3] Zira, o dönemde sıra arkadaşım olan Almanların (subay ve üst düzey emniyet mensupları dahil), refah düzeyleri düşeceği endişesiyle birleşmenin karşısındaydılar. Zaten birleşmeden sonra da, birleşmenin faturasını ağır vergilerle ödemek mecburiyetinde kaldılar.
[4] O dönemde Almanya’nın yaptıkların bizzat Şansölye Helmut Kohl’ün aktardıklarından okumak için bkz: Helmut Kohl, “Mauerfall und Wiedervereinigung”, Die Politische Meinung, 54. Jahrtag, Oktober 2009, s. 5-12.
[5] Soner Çağaptay, Rüya Perinçek, “Almanya’nın Yeni Kabinesinin Türkiye’nin AB’ye Katılımı Konusundaki Görüşleri”, The Washington Institute for Near East Policy, 30.10.2009, (BYE’nin 2.11.2009 tarihli dış haberler bülteninden).
[6] Eylül 2009 ayı içerisinde Köln’de caminin inşasını önlemeye yönelik, Avrupa’nın diğer kentlerinden gelen aşırı sağcı göstericilere rağmen, Köln Belediye Başkanlığı Merkez Cami inşasına onay verdi. Köln’de düzenlenmek istenen “İslam Karşıtı Konferans”, sağduyulu Almanlar ve Müslümanlar sayesinde iptal edildi. Bkz: “İslam Karşıtları Köln’de Kaybetti “, Akşam, 21.9.2008.
[7] “Köln’deki Merkez Camii Özgürlük Abidesi Olacak”, Akşam, 8.11.2009.
[8] Alman hükümetinin Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer, Anakent Belediye Başkanı Fritz Schramma, ırkçı gösteri öncesinde yaptıkları açıklamalarla Köln’de ırkçılara yer olmadığını dile getirdiler, ayrıca da halkı Köln’de ırkçıları sessizce protesto etmeye davet ettiler. O dönemde bu durumu protesto etmek için Almanya’nın her yerinden binlerce Müslüman ve çok sayıda “sol görüşlü” Alman katıldı. Gösteriye katılacağı duyurulan Fransız ırkçı lider Le Pen de gösteri alanına giremedi. İtalyan Kuzey Birliği Partisi’nin Avrupa Parlamentosu üyesi Marion Borghezio ise gösterinin yapılacağı duyurulan yerdeki açıklamasında, aslında özgürlük için Köln’e gittiklerini ve Avrupa’nın İslamlaştırılmasına karşı olduklarını kaydetti. Bkz: “İslam Karşıtları Köln’de Kaybetti “, agy.
Doç. Dr. Celalettin Yavuz
TÜRKSAM Başkan Yardımcısı