A. TURAN ALKAN
t.alkan@zaman.com.tr
Yalçın Küçük'ü ilk defa seksenli yıllarda okumuş, onun, "Bilim, meçhullerin alacakaranlığında ışıltılarını hissettiren hakikate erişebilme iştiyakidir" mealindeki sözünden çok etkilenmiştim.
Söz, kelimesi kelimesine böyle değildi, zihnimde böyle kalmış. Geçen zaman, bu hiperaktif görüntüsü veren bilim adamını şaşırtıcı aşırılıklara sürükledi, âdeta savurdu. Onun, vaktiyle birçok paşaların dağa çıktığını hatırlattıktan sonra, "Dağa gitmek o kadar kötü değil! Enver Paşa, Talat Paşa, Eyüp Sabri 1. Meşrutiyet ne kadar enteresan, üçü birlikte dağa çıktılar. Meşrutiyet böyle kuruldu." sözlerini hayretle okudum, üzüldüm. "Deveye boynun eğri demişler..." atasözünde olduğu gibi bu cümlenin neresini düzelteceğini şaşırıyor insan: Birincisi Talât Paşa asker değildi, paşalık Osmanlı bürokrasisinde bürokratik bir ünvan olarak kullanılırdı. İkincisi Eyüp Sabri, Enver, Niyazi gibi "dağa çıkan" kahramanlar (!), o esnada paşa filan değil, üsteğmen, yüzbaşı rütbelerinde gencecik çocuklardı. İçlerinde Niyazi ve Eyüp Sabri'nin paşa olduğunu ise nedense hatırlamıyorum! Üçüncüsü ve en dramatik olanı ise şudur: O genç zabitler dağa çıkarak memleketi kurtarmadılar, bilerek veya bilmeyerek devletin mahvına sebeb oldular.
Aradan geçen bir asırdan sonra "Vatan kurtaran arslan" edebiyatının, Resneli Niyazi'nin geyiği mertebesini aşamamış olması, eğitim sistemimiz nâmına büyük bir faciadır; merak edenler gerek Resneli Niyâzi'nin ve gerekse Balkan dağlarından binbir zahmetlerle İstanbul'a getirtilen "Gazâl-ı Hürriyet"in hazîn âkıbetini araştırıp öğrenebilirler. Bazı rivâyetler, zavallı hayvanın ahırı andırır yerlerde günlerce süründürüldükten sonra Beyoğlu'nda bir lokanta mutfağının izbesinde kesilip etinin müşteriye "yahni" olarak yutturulduğundan bahseder.
Gönül isterdi ki, darbecilerimiz bile fikri nokta-i nazardan demokratik düzen yanlılarına şapka çıkarttıracak kertede donanımlı, meselesine hâkim ve ehil kişilerden müteşekkil olsun; içlerinde en âkılının en "âkılâne" sözleri işte bu minvalde.