Anasayfa Forum
Hoş geldiniz, Ziyaretçi
Kullanıcı Adı Şifre: Beni hatırla

Mudanya’dan Lozan’a giderken
(1 inceleyen) (1) Ziyaretçi
  • Sayfa:
  • 1

BAŞLIK: Mudanya’dan Lozan’a giderken

Mudanya’dan Lozan’a giderken 2 yıl, 5 ay önce #1012

  • THS
  • ( Yönetici )
  • ÇEVRİMDIŞI
  • Yönetici
  • Gönderiler: 400
  • Karma: 6
  • 
Gündemi yasama-yürütme-yargı erkinin ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar, hükümetin ‘Kürt açılımı’ ve ‘katsayı’ meseleleri işgal ediyor ama 24 Temmuz’da imzalanışının 86. yıldönümünü kutladığımız, Türk ulus devletinin hukuki kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nı ele almamak yakışık almazdı. Elbette bu anlaşmayı, Osmanlı Devleti’ni fiilen sona erdiren 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması ile karşılaştırmalı olarak okumak lazım. Dahası, bu iki antlaşmayı da Mondros Mütarekesi ile birlikte ele almak lazım ancak, zamanında fırsatları iyi değerlendiremediğim için, konuya ortasından başlamak zorunda kaldım.

Ancak bu hafta Lozan’ı, 10 Ağustos haftası ise Sevr’i anlatmak kronolojiyi bir kez daha ters yüz etmeyi gerektiriyordu. Her iki antlaşmayı karşılaştırarak irdelemek ise bu sayfanın çapını çok aşan bir iş olacaktı. Ben de, bu haftaki yazımı, savaşı hukuken bitiren Mudanya Mütarekesi ile Lozan Barış Konferansı arasındaki dönemi anlatan bir giriş yazısı olarak tasarladım. 4 Ağustos’ta yapılacak Meclis Başkanı seçimleri ile Lozan’a giden heyetin seçilmesi sürecinin benzerlikleri de ‘güncelle bağ kurma’ kaygımı gidermek için iyi bir fırsat oldu. Herkese iyi Pazarlar…

İzmir’de İtilaf Devletleri ile ilk temaslar

9 Eylül 1922’de İzmir’in geri alınmasından sonra Ankara Hükümeti, birbirleriyle doğrudan ilgili üç önemli sorunla karşı karşıya kalmıştı. Bunlar, görüşmelerin ne zaman ve nerede başlayacağı ve görüşmelerde Türk tarafını kimin temsil edeceği konularıydı. Birinci konuda ilk ağız yoklaması, İzmir’de yapılmıştı. İlerde kayınpederi olacak İzmir’in ünlü tüccarlarından Muammer Uşakizade’nin Göztepe’deki Beyaz Konağı’nda kalan Mustafa Kemal’i 15 Eylül 1922 günü, İzmir Limanı’nda demirli Fransız Donanması Kumandanı Amiral Dumesnil ziyaret etmişti. 13 Eylül’de başlayan İzmir Yangını’nın alevleri arasında süren görüşmede Dumesnil, Mustafa Kemal’e, yangını Türklerin çıkardığı yolundaki söylentileri aktarmış ancak Mustafa Kemal’den duyabildiği tek söz ‘Evet bu yangın nahoş bir hadisedir” olmuştu. Ardından Mustafa Kemal konuşmayı İtilaf Devletleri ile yapılacak barış müzakerelerine getirmiş ve yangın meselesini kapatmıştı.

Görüşmeyi kim talep edecek?

Yangın konusunda ısrar etmeyi yakışıksız bulduğu anlaşılan Amiral Dumesnil “Konuşmalara girmek için iki ayrı metot vardır. Zafer elde ettiğinize göre, İtilaf Devletlerine şimdi sulh müzakerelerine girmeğe amade olduğunuzu bildirebilirsiniz. Veyahut aksine onlardan ilk tekliflerini yapmalarını beklersiniz.” dediğinde Mustafa Kemal “Ben ikinci metodu tercih ederim. Çünkü ilk metot bir zaaf eseri gibi yorumlanabilir. Sarf ettiğimiz gayretten bitkin hale geldiğimizi sanabilirler” cevabını vermişti. Dumesnil “Fakat zaferi elde ettiğiniz şu sırada bu yolda bir davranış güzel bir jest olur” diye üsteleyecek ancak Mustafa Kemal kararlı bir şekilde “Ben bu usule başvuramam. Çok daha evvel Yunan Ordusunu kolaylıkla ezebileceğimize tam emniyetimiz olduğu sırada, [Şubat 1921’de] Londra’dan sulh müzakerelerini açmasını rica etmiştik. Bizi dinlemediler. Tecrübemiz şu halde bu şeklini kabul etmemekliğimizi bize öğretmiş oluyor” diyecekti.

Mudanya mı Üsküdar mı?

Amiral konunda konferansın toplanması için gayri resmi konuşmalara başlamak şeklinde ‘üçüncü yol’dan söz etmek zorunda kaldı. Bu yolu uygun bulan Mustafa Kemal mütareke görüşmelerinin ‘Misak-ı Milli’ esaslarına uygun yürütüleceğinin belirtti. Ardından Boğazların serbestliği karşılığında her iki yakaya daimi istihkâmlar tesis edilmesi konusunda anlaşıldı. Mütarekenin nerede yapılacağı konusunda gelindiğinde, Mustafa Kemal daha önce İzmir’i teklif ettiklerini hatırlattı ancak Dumesnil, Fransızların güvenlik yüzünden bunu uygun bulmadıklarını, onun yerine Venedik’i önerdiklerini belitti. Ardından Mudanya alternatifi üzerine konuşuldu, fakat Mudanya’ya ulaşmanın zorluğundan söz edildi. Sonunda iki taraf İstanbul-Üsküdar üzerinde anlaştılar ve Amiral Dumesnil İstanbul’a döndü.

“Müttefikler bizle ilgilenmiyor…”

Bundan sonrasını İsmet İnönü hatıratında şöyle anlatır: “Müttefikler bizi İzmir’de bırakmışlar, bizimle hiç meşgul olmuyorlardı. Devlet ve milletin zahmet ve zaferinin karşılığını alması davasına müttefikleri zorlamak icap ediyordu… Düşünüyoruz bunu nasıl yapabiliriz? İtilaf Devletleri, İngilizler Boğazlardadır, Çanakkale’dedir… Bütün kuvvetlerimizle bunların üzerine gidelim dedik. Ama kötü bir tesadüf neticesinde İtilaf Devletleri ile silahlı bir çatışma olabilir. Böyle bir emrivaki ile karşı karşıya gelebiliriz. Bunu istemiyoruz.” Sonunda her şey göze alınır ve Türk ordusu Çanakkale’ye doğru ilerlemeye başlar. Bir süre sonra tarafsız bölgeyi silahlandıran İngiliz ordusu ile göğüs göğse gelirler. İngilizler silah kullanmaz ancak Türk tarafı taarruz ederse, tellerin arkasındaki mevzilerinde bu taarruzu kabul etmeye hazır şekilde dururlar.

İngiliz işçi sınıfı imdada yetişiyor

Tam bu sırada Fransızlar, Türklerle savaşmayacaklarını açıklar. İngiltere'de ise halk Türklerle yeniden karşı karşıya kalmaktan rahatsızdır. 21 Eylül 1922 günü, İngiltere'nin en önemli gazetelerinden Daily Mail, iktidardaki Lloyd George Hükümeti’ni ağır şekilde eleştirerek, 'Çanakkale'den çekiliniz' manşetiyle çıkar. Aynı gün İngiliz İşçi Sendikaları Kongresi, eğer savaş olursa, genel greve gideceklerini açıklar. Durumun nezaketi ortadadır. Tam bu sırada Fransa'nın en ünlü siyaset adamlarından M. Franklin Bouillon, Metz savaş gemisiyle İzmir'e gelir ve Mustafa Kemal’le bir görüşme yapar. Bu görüşmede Başvekil Rauf Bey ve Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey de hazır bulunurlar. Görüşmenin başında, Bouillon'un Mustafa Kemal Paşa'ya yaptığı müracaatın TBMM hükümetine yapılmış gibi kabul edileceği kararlaştırılmış, müzakerelere bu şartla başlanmıştır. Nihayet, İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül tarihli notası 29 Eylül'de yanıtlanır: "Mösyö Franklin Bouillon'un İtilaf Devletleri namına verdiği teminata ve adilane sulhun kısa sürede tesisi için derhal müzakerelere başlanacağına itimat ederek askeri harekât durdurulmuştur..."

İtilaf Devletleri mütareke görüşmelerinin Mudanya’da yapılmasını da kabul etmiştir. Mudanya Konferansı, fiilen 3 Ekim’de başlar ve 10 Ekim’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla biter.

Saltanat’ın ilgası ve iki başlılığın sona ermesi

Sıra mütarekeyi takip eden barış görüşmelerinde Türk tarafını kimin temsil edeceği konusunu kesinleştirmeye gelmişti. Daha Mudanya’da görüşmeler sürerken İtilaf Devletleri Padişah Vahdettin’e müracaat ederek İstanbul Hükümeti’nin de Lozan’da yapılacak barış görüşmelerine bir heyet göndermesini istemişti. İtilaf Devletleri’nin Türk tarafındaki çift başlılıktan yararlanmak istediği anlaşılıyordu ama Ankara’nın buna tepkisi çok sert ve akıllıca oldu. Sadrazam Tevfik Paşa’nın 17 Ekim 1922’de Mustafa Kemal’in İstanbul’daki temsilcisi Hamid Bey aracılığıyla Mustafa Kemal’in şahsına gönderdiği telgrafla, Lozan’a gidecek delegasyon ve Lozan’da takınılacak ortak tavır konusunda fikir sormasıyla başlayan süreç kimsenin aklına gelmeyecek bir şekilde sonuçlandı.

Telgraf krizinin umulmadık sonucu

Tevfik Paşa’nın telgrafı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne değil de, kendi adına çekmesine öfkelenen (ya da öfkelenmiş görünen) Mustafa Kemal, fırsattan istifade Tevfik Paşa’ya sert bir cevap yazdı. Telgrafta şöyle deniyordu: “... TBMM ordularının kazanmış olduğu kesin zaferin sonucu olarak yakında yapılması beklenen barış konferansında Türkiye Devleti yalnız ve ancak TBMM Hükümeti tarafından temsil olunur.”

Ancak telgrafın hitap kısmına ‘İstanbul’da Hamid Bey’e’ diye yazıldığı için, telgraf Tevfik Paşa’ya ulaşmamıştı. Güya Hamid Bey, telgrafın Sadrazam’a verileceğini anlamamıştı ama telgraftaki hususları bir özet halinde Sadrazam’a sunmuştu. Bunun kasıtlı bir ‘yanlış anlama’ olması ihtimali güçlüydü, çünkü kendisine cevap verilmediğini sanan Tevfik Paşa, ilk telgraftan 12 gün sonra, emredici bir dille ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine ‘Ankara Büyük Millet Meclisi’ne hitaben ikinci bir telgraf daha çekince Mustafa Kemal’in beklediği fırsat doğmuş oldu. Çünkü Sadrazam’ın küstah üslubu, mebuslar arasında büyük hoşnutsuzluk yaratmış ve Mustafa Kemal’in ustaca yönlendirdiği bir manevra sonucu, 1 Kasım’ı 2 Kasım’a bağlayan gece iki maddelik bir Meclis kararıyla Saltanat ilga edilivermişti. Böylece Lozan’da Türk tarafını kimin temsil edileceği meselesi kökten halledilmişti. Bu kararın alınmasından sonraki ilk iş Lozan’a gidecek heyetin seçilmesi oldu.

Meclis’in değil Mustafa Kemal’in seçtiği heyet

Heyet başkanlığı için Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) Reisi Rauf (Orbay) Bey başta olmak üzere Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, sabık Dahiliye Vekili Ali Fethi (Okyar) Bey ve hatta Kâzım Karabekir Paşa gibi Millî Mücadele’nin ağır topları beklenti içine girmişti. Özellikle Rauf Bey, Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren Mondros Mütarekesi’ni imzalamış olmanın ezikliği içinde, o kötü hatırayı bir zaferle silmek arzusu içindeydi. Ancak Mustafa Kemal’in Lozan için uygun gördüğü isim, Saltanat’a ve Halife’ye bağlılığı bilinen Rauf Bey değil, Mudanya Mütarekesi’nin başarılı görüşmecisi, her daim kendisine sadık ‘Garp Cephesi Kumandanı’ İsmet (İnönü) Bey’di.

Emrivaki atama

Böylesi önemli bir işi TBMM’ye bırakmaya niyeti olmayan Mustafa Kemal Nutuk’ta, adaylar arasında başlangıçta kesin karar vermediğini, ancak Rauf Bey’in böyle hayati önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamadığını, Rauf Bey'in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissettiğini belirtir. Mudanya Konferansı bittikten sonra, İsmet Paşa ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa ile buluşmak üzere yanında Milli Müdafaa Vekili Kazım Karabekir Paşa ve Refet (Bele) Paşa ile birlikte Bursa'ya giden Mustafa Kemal, Bursa’da İsmet Bey’in delegeler heyetine başkanlık edip edemeyeceğini bir kez daha inceler. Mudanya Konferansı'nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalışır. Dediğine göre, İsmet Paşa'ya bu konudaki tasavvurlarıyla ilgili tek kelime etmemiştir. Sonunda kararını verir. Ancak İsmet Paşa'nın Murahhaslar (Delegeler) Heyeti Başkanı olabilmesi için daha önce Hariciye Vekili olmasını uygun görmüştür. Bunun için de, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli bir telgraf gönderir ve kendisinin Hariciye Vekilliğinden istifa etmesini ister. Yusuf Kemal Bey bu ricaya karşı çıkmayı düşünmez bile, çünkü 7 Şubat-3 Nisan 1922 tarihleri arasında Avrupa seyahatine giderken İstanbul’da Sultan Vahdettin ile görüşerek Ankara’nın canını pek sıkmış, TBMM’de sert eleştirilere uğramıştır. Yusuf Kemal Bey istifasını verdikten sonra Mustafa Kemal İsmet Bey’e kararını bildirir. Nutuk’ta dediğine göre, İsmet Bey çok şaşırmış ve asker olduğunu söyleyerek bu görevden affını dilemiştir. Ancak sonra karara boyun eğmiş, görevi kabul etmiştir.

İkinci Grubun itirazları

Bu durum başta Rauf Bey olmak üzere pek çok mebusu son derece rahatsız eder. Nitekim 2 Kasım’da yapılan oturumda, muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grup’tan Hakkı Hami (Ulukan), Ziya Hurşit (Saltanat’ın kaldırılmasına tek karşı çıkan mebustur), Salahattin (Köseoğlu), Sırrı (Bellioğlu) ve Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi ağır toplar, Heyet-i Vekile tarafından İsmet Bey’in ‘Baş Murahhas’, Maliye Bakanı ve Trabzon Milletvekili Hasan (Saka) Bey ve Sağlık Bakanı ve Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur’un ‘Murahhas’ olarak seçilmesine itiraz ederler. Onlara göre, Lozan’a gidecek heyeti, doğrudan milli iradeyi temsil eden TBMM’nin seçmesi gerekir. Ancak muhaliflerin bu yöndeki önergeleri oturumu yöneten Dr. Adnan (Adıvar) tarafından görmezden gelinir ve Adnan Bey, hükümetten gelen tezkereyi oylar. Tezkere 67 ret, 8 çekimser oya karşılık 121 oyla kabul edilir. Daha sonra Heyet-i Vekile, heyete, danışman, uzman, basın danışmanı, mütercim ve sekreter olmak üzere 33 kişi daha ekler.

3 Kasım’da yapılan Meclis oturumunda, heyetin ödeneği 22 ret ve 5 çekimser oya karşılık 152 oyla kabul edildiğinde, heyete ilişkin itirazların aşıldığı izlenimi doğar ancak, heyetin Lozan’daki görevleri süresince izinli sayılmalarına ilişkin gizli oylamada, Saruhan Mebusu Celal (Bayar) için 61, Sinop Mebusu Rıza (Nur) için 54, Adana Mebusu Zekai (Apaydın) için 34, Trabzon Mebusu Hasan (Saka) için 30, Diyarbakır Mebusu Zülfü Tigrel için 27 ve Burdur Mebusu Meviyüttin Saltıklıgil için 22 ret oyu çıkınca, muhaliflerin pes etmediği anlaşılır. Ancak Mustafa Kemal’in isteği olmuştur. Lozan’a doğrudan kendisinden talimat alacak bir ‘sadık bende’, İsmet Bey gidecektir.

Sıkıntılı bir süreç sonucu ortaya çıkan bu heyette tek bir diplomat yoktur. Aslında Meclis’te diplomat üye yoktur ama göreve çağırıldığında seve seve kabul edecek pek çok başarılı ve vatanperver Osmanlı diplomatı vardır. Ancak eski dönemin diplomatlarını göreve çağırmanın TBMM’nin prestijini sarsacağı düşüncesi egemen olmuş gibidir. Bu durum resmi tarih tarafından Osmanlı diplomatlarının ‘beceriksiz ve aşağılık duygusuyla malul olduğu’ bu yüzden bu kadrolardan yararlanılmadığı şeklinde formüle edilmiştir. Halbuki ilerde göreceğimiz gibi Osmanlı diplomatları Sevr’de bile son derece başı dik, hatta yer yer dik başlı bir tavır takınmışlardır. Aynı şekilde, Lozan Heyeti’nin diplomatik tecrübe eksikliği pek çok kayba mal olacaktır.

14 maddelik Talimatname cepte

O güne dek askerlikten başka iş bilmeyen ‘Baş Murahhas’ İsmet Bey 38 yaşındadır. Sabırlı ve inatçı bir kişiliktir. Kendi çabasıyla öğrendiği az buçuk Almancası ve Fransızcası ile az işiten kulakları vardır. Hükümet bu eksikleri kapatmak için dört koldan çalışmaya başlar ve her sayfası bakanların tümü tarafından imzalanan ve 14 maddeden oluşan üç sayfalık bir ‘Talimatname’ hazırlar.

Misakı Millî doğrultusunda hazırlanan Talimatname’de şunlar yazmaktadır: “1- Doğu Sınırı: ‘Ermeni Yurdu’ söz konusu olamaz, olursa görüşmeler kesilir. 2- Irak Sınırı: Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları istenecek. Konferansta başka bir durum ortaya çıkarsa hükümetten talimat alınacak. 3- Suriye sınırı: Bu sınırın düzeltilmesi için çalışılacak ve sınır şöyle olacaktır: Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul vilayeti güney sınırına ulaşacak. 4- Adalar: Duruma göre davranılacak. Kıyılarımıza pek yakın olan adalar ülkemize katılacak; şayet olmazsa Ankara’dan sorulacak. 5- Trakya Sınırı: 1914 sınırının elde edilmesine çalışılacak. 6- Batı Trakya: Misak-ı Millî maddesi. 7- Boğazlar ve Gelibolu Yarımadası: Yabancı bir askerî kuvvet kabul edilemez. Bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse önceden Ankara’ya bilgi verilecek. 8- Kapitülasyonlar: Kabul edilemez. Bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse, gereken yapılır. 9- Azınlıklar: Esas mübadeledir. 10- Osmanlı Borçları: Bizden ayrılan ülkelere paylaştırılacak. Yunanistan’dan alınacak tamirat bedeline mahsup edilecek. Olmazsa 20 yıl ertelenecek. Düyun-ı Umumiye İdaresi kaldırılacak. Zorluk çıkarsa Ankara’ya sorulacak. 11- Ordu ve donanmaya sınırlama söz konusu olamaz. 12- Yabancı Kuruluşlar: Yasalarımıza uyacaklar. 13- Bizden ayrılan ülkeler için Misak-ı Millî’nin ilgili maddeleri geçerlidir. 14- İslam cemaat ve vakıflarının hakları eski anlaşmalara göre sağlanacaktır.”

Heyet, Talimatname’yi cebine koyup Ankara’dan yola çıkar. Yanlarında, kendilerini Ermeni komitacıların ve Çerkez Ethem’in adamlarının olası saldırılarından koruyacak 10 kadar da asker vardır. Beş günlük bir tren yolculuğundan sonra Lozan’a varan heyeti istasyonda Türk ve Mısırlı öğrenciler sevinç gösterileriyle karşılarlar. Aynı anda Ermeni ve Rumların da aleyhte gösterileri sürmektedir.

Leman Gölü kıyısındaki umut

Konferans, İngiltere’deki seçimler ve İtalya’daki kabine değişikliği sebebiyle Britanya ve İtalya delegeleri gelemediği için 20 Kasım 1922’de, saat 15.30’da başlar. (Daha sonradan gecikme gerekçesinin uydurma olduğu öğrenilecektir. Müttefik delegeler, Türklere karşı ortak politika oluşturmak için Paris’te toplanmışlar, henüz sonuca ulaşamadıkları için de yukarıdaki bahaneleri ileri sürmüşlerdir.) Casino de Mont Bénon’da yapılan açılış törenine, İsmet Bey Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la birlikte salona girer. İtalya Başbakanı Mussolini, Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Poincaré de salonda hazırdırlar. İsviçre Konfederasyonu Başkanı Robert Haab ev sahibi sıfatıyla yaptığı konferansı açış konuşmasında şöyle der: “Burada seçkin temsilcilerini selamlamakla şeref duyduğumuz devletler, Yakın Doğu anlaşmazlığına son verdirecek olan barış konferansının ilk toplantısını, tarafsız İsviçre’nin yurttaşlarından birinin açmasını istemek inceliğini göstermişlerdir… Dilerim ki, Türk-Yunan savaşı, on yıldan beri Avrupa’yı ve Asya’nın bir parçasını yakıp yıkmış olan ve uğursuz etkileri, hem yenenlerin hem de yenilenlerin gelecek kuşaklarında sürüp gidecek tragedyanın son perdesi olsun. İşte bunun içindir ki, dünya, Leman Gölü kıyılarına, içinde güçlü bir umut ışığı parlayan, kuşkulu gözlerle bakmaktadır...”

İsmet Bey’in gerginleştirici konuşması

Ardından ‘Konferans Başkanı’ sıfatıyla Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon söz alır ve ev sahibine teşekkür cümlelerinden sonra konuşmasını şöyle bağlar: “Eğer murahhasların hepsi aynı uzlaştırıcı ruh ile çalışırlarsa, masa üzerine gelecek her meseleyi halletmek ve sulhu yapmak arzusu ile yüklü olurlarsa gayeye varmak kolaylaşır…” Toplantının bu konuşma ile bitmesi beklenmektedir. Ancak İsmet Bey söz ister ve bu konuda ısrarlı olur. Lord Curzon’un konuşacağını öğrenince gece kaleme aldığı beş paragraflık konuşmasında Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Türklere büyük haksızlıklar yapıldığını, Yunan işgalinin Anadolu’da büyük yıkıma neden olduğunu, dolayısıyla tazminat ödenmesi gerektiğini, Türk halkının ülkesini işgalden kurtarmak ve istiklalini kazanmak için büyük fedakârlıklarla Kurtuluş Savaşı verdiğini ve büyük bir zafer kazandığını sert bir dille anlatır.. Diplomatik teamüllere aykırı bu konuşma bazılarına göre ‘Türk tarafının kararlılığını gösteren bir baş yapıttır’, bazılarına göre “bir tören toplantısının sınırını ve havasını çok aşmıştır.” Nitekim konuşma bittiğinde salonda buz gibi bir hava esmiştir. Resmi tarihçilerin Mussolini’nin İsmet Bey’i alkışladığını söylemesine rağmen, ABD temsilcisi Joseph C. Grew, Mussolini’nin yüzünde beliren vahşi ifade ile İsmet Bey’in boğazına sarılacak gibi durduğunu söyler İşte, sevabıyla günahıyla Türkiye Devleti’nin kurucu belgesinin imzalanacağı Lozan Barış Görüşmeleri’nin Uşi (Ouchy) Şatosu’ndaki esas oturumları İsmet Bey’in bu sinirli ve gergin konuşmasının yarattığı olumsuz havada başlamıştır.

Gerisi iki hafta sonra…

Kaynakça: Seha L. Meray, Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar-Belgeler, c.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1993; Yaşayan Lozan, (Yay. Haz.: Çağrı Erhan), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 2003; İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, (1920-1945), c. I, TTK Yayınları 1989; İlhan E. Postacıoğlu, Atatürk Önünde Tarih Bakaloryası, Erler Matbaası 1977; Ali Naci Karacan, Lozan, Bilgi Yayınevi, 2007; Joseph C. Grew, Lozan Günlüğü, (Çeviren: Kadri Mustafa Orağlı), İstanbul, 2001; Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerle Lozan Konferansı’nın Perde Arkası, Ankara, 2006; Rıza Nur, Lozan Hatıraları, İstanbul, 1991; Ahmet Demirel, “TBMM’de Lozan görüşmeleri”, Toplumsal Tarih, S.115, Temmuz 2003, s. 78-81.
Ayşe Hür
  • Sayfa:
  • 1
Yetkililer: THS, kutlugil, tabur28
Sayfa oluşturulma süresi: 0.23 saniye
yenisite