"Erkek olsaydım ve başkalarınına hizmet ederek varolmak zorunda kalsaydım, hiç tereddüt etmeden bir Türk ailesinin kölesi olarak yaşamayı seçerdim. Eğer bu acı lokma yenilip yutulabilecek bir şey olabilecekse, bu muhakkak bir Türk ailesinin yanında olur. Osmanlı insanının kölesi onun evlatlığı gibidir. O, köle satın alırken besleyip büyüteceği, koruyacağı, destekleyeceği bir insanoğlunu yanına almakta, çoğu kez de parasının güç yetiremeyeceği bir hazineyi, yani her umudunu, arzusunu onun hizmetine adayacak sadık, sevgi dolu ir kalbe sahip olmaktadır. Size gülümseyerek kahve sunan, gümüş kaptan gülsuyu döken hizmetçinin para karşılığında satın alındığını yalnızca bir defalığına unutup hizmetçiyle efendisinin birbirine karşı durumunu hayranlıkla seyredin, biri hizmet ederken öylesine candan, öylesine samimi, öbürü emir verirken aynı şekilde yumuşak ve tatlı dilli" (Kaynak: Pardoe,Vol.1,98-99)
Julia Pardoe,1836
Avrupalı gezginler Osmanlı'da köleliğin Batı'daki kölelikle yalnızca isim benzerliği taşıdığında ittifak etmiştir. Bunun için çok mühim sebepler vardır. Her şeyden önce Osmanlı'da kölelik, Batı'da olduğu gibi büyük çiftliklerin tarlalarında zorla ağır işlere koşulma şeklinde bir sistem değildi. Osmanlı'da genel olarak erkek köleler, askeri amaçla ya da ev içi hizmetinde, kadınlarsa yalnızca ev içi hizmetinde çalıştırılırdı. Afrikalı kadınlar genelde aşçılık yapar, günlük ev işlerini görürdü. Beyaz köleler ise kahve yapıp dağıtmak, yemek sofrasına bakmak, dadılık gibi daha özelleşmiş görevleri yerine getirirdi. Osmanlı haremlerini ziyaret eden Avrupalı kadınların anlattıklarına göre, köle kadınların hepsinin keyiflerince vakit geçirecekleri bol bol zamanı olur, haremde istedikleri gibi konuşup hareket edebilirlerdi. Bu kadın gezginlerin ayrıca Türkiye'deki bir cariyenin yerinin "Batı'daki bir ev hizmetçisininkine tercih edilebilir" olduğunu belirtmiştir. (Kaynak: Melman,147)
İkinci olarak, kölelik, geçici bir durumdu. Beyaz kadınlar dokuz(9) sene kölelik etmek zorundayken siyahi kadınlar için bu yedi(7) yıldı, çünkü bünyeleri daha soğuk bir iklime uygun değildi. Bir kadın, kölelikten azad edilince kendisine kanunen geçerli bir azatlık belgesi verilirdi. Kadın ömrünün sonuna kadar eski efendisinin evinde kalmayı isteyebilir, böyle olduğu takdirde kendisine çok iyi bakılırdı. Bunun yerine evlendirilmeyi de seçebilirdi. Evlendiği zaman mücevherleri temin edilir, çeyizi hazırlanır, evi döşenir, muhtemelen ev de verilirdi. Azad edilmiş köle, hayatının geri kalanı boyunca eski efendisinden emeklilik maaşı alırdı. Bundan başka, bir parçası olduğu aileyle bağlarını güçlü biçimde devam ettirir, bir ihtiyacı olduğu zaman onlara güvenirdi. Önceden köle olan ve seçkin kimselerin hareminde yetişen kadınlar genelde çok iyi konumdaki erkeklerle evlenirdi. Dolayısıyla kölelik, Osmanlı toplumunda yükselmek için bir vesileydi. Aslında, Adolphus Slade'in sözleriyle, "İngiliz erkekleri için Hindistan neyse, Doğulu kadınlar için de kölelik oydu: Mertebe atlama vesileri..." (Kaynak: a.g.e., 146)
Üçüncüsü, Osmanlı toplumunda köleliğin utanacak, küçümsenecek hiçbir çağrışımı yoktur. 14. yüzyıldan sonra Osmanlı padişahları özgür kadınlarla evlenmek yerine cariyeleri eş olarak almaya başlamışlardı. Padişahların çoğu zaten önceden köle olan kadınların oğullarıydı. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bütün kadınlardan önce gelen Valide Sultan, yan, padişahın annesi de genelde önceden kölelik yapmış bir kadın olurdu. Askerler ve yöneticiler arasındaki seçkinlerin büyük kısmı Enderun'da eğitilip yetiştirilmiş, kölelikten gelme erkeklerdi. Onların hanımları da çoğu kez, Osmanlı haremlerinde terbiye almış, padişah hareminde ya da başka büyük haremlerde çok başarılı olmuş eski köleler olurdu. Sonuç olarak kölelik, cariyeler açısından başkalarının dudak büktüğü bir statü değildi, tam tersine büük haremlerde köle olarak yetişmiş kızlar, yükselme arzusundaki koca adayları için bulunmaz birer fırsattı, nitekim bu erkekler bu kızlarla evlenirlerse toplumun yönetici, seçkin tabakasında yeralan aileyle kopmayacak bir bağ kurma şansına da erişirlerdi.
Bu içtimai şartların sonucu olarak, birçok genç kız gönüllü olarak köleliğe girer yahut aileleri daha iyi bir gelecek sahibi olacağını düşünerek kızlarını belli bir fiyat karşılığında köleliğe verirlerdi. Bu durum özellikle Kafkas kökenli kızlar için sözkonusuydu, Gürcü kızlarıyla birlikte bunlar, 18.yüzyıldan itibaren, beyaz kadın nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydılar. Pardoe'ya göre Kafkasya'daki bütün kızlar ve erkekler " Şeref sahibi olmaya, ilerlemeye giden yolun herkese açık olduğu İstanbul'a gitmek için diretirdi" (Kaynak:Pardoe, Vol.,I,99)O zamanlar Kafkasya'da geçerli olan, prensler,soylulular, köleler ve onların çocuklarından oluşan feodal sosyal sistem dolayısıyla köle ailelerinin çocukları sahiplerinin karı için satılırdı. Diğerleri köylere yapılan baskınlarda yakalanmış sonra da parası için köle tüccarlarına satılmış olurdu. Köleliğin gönülle de olsa, zorunlu da olsa hem çocuklar hem de aileleri tarafından toplumda yükselmek için geçici bir safha olarak görüldüğü kesindi. Fanny Davis'in anlattığı bir anekdot Kafkasyalı annelerin kızlarını Osmanlı haremlerine köle vermek için nasıl ısrarla uğraştıklarını çok güzel ifade eder:
"1856-1857 yılları arasında Lady Blunt'ın erkek kardeşiyle, kayınbiraderleri Kafkasya'ya giderler. Amaçları oradaki anne-babaları çocuklarını köle olarak satmaktan caydırmaktır. Ellerinde lokumlarla, türlü hediyelerle oraya varırlar, ama bunların hepsi reddedilir,çünkü anneler bunu kızlarının İstanbul'a gidip kendilerini ilerletmelerini engellemeye yönelik bir çaba olarak görür,çok öfkelenirler. Hepsinin hayali, kızlarının saraya girmesi, sonra da Valide Sultan olmasıdır" (Kaynak:Davis,113-14)
Tabi Osmanlı haremlerinde kölelere yapılan iyi muamele de kızlar ve ailelerinin Osmanlılarda köleliğe rağbetini açıklayan önemli bir başka etkendir. Nitekim,küçük cariyeler kelimenin tam anlamıyla ailenin bir parçası olarak yetiştirilirdi. Bu kızlarla koruyucu aileleri arasında çok sıkı bağlar oluşurdu. Genelde altı,yedi yaşlarındayken hatta daha bebekken alınırlar ve kendilerine süt annesi tutulurdu. Yeni evine gelen küçük köle kızlara "Dilşad"(gönle hoşnut veren), "Dilruba"(gönül çalan) gibi yeni, şiirsel bir isim verilirdi. Ailenin yediğinden yer, onların giydiklerindenin benzerlerini giyerdi. Osmanlı terbiyesi kendisine en ince şekilde öğretilen cariye aile fertlerinin hizmetine geçmeden önce yaşça kendinden ileri olan cariyelerin hizmetini görerek alıştırma yapardı. Türkçe konuşma ve yazmayı öğrenmesinin yanında temel İslami bilgiler ve ibadetlerle ilgili eğitim alırdı. Ayrıca dikiş dikmeyi,nakış işlemeyi de öğrenirdi. Musikiye yeteneği varsa, ya bir saz çalmak yahut da raks edip şarkı söylemek üzere eğitilirdi. Başka herhangi bir özel yeteneği varsa, bunu da geliştirmesi için gerekli her şey yapılırdı.
Bazı kızlar ailenin genç kızlarına yoldaşlık etmek için alınır, aile fertleriyle aynı eğitimden geçerlerdi. Bazıları Farça ve arapça, daha sonraki yüzyıllarda da İngilizce ve Fransızca okumayı öğrenirdi. Kimi cariyeler ise ailenin çocuklarına dadılık etmek üzere yetiştirilirdi. Genel olarak özgür bir Osmanlı kızının sahip olacağı bütün tutum ve davranışların,göstereceği hünerlerin tamamı cariyelere de öğretilirdi. Cariyelerin kaderi ile ilgili olarak, Ferriman şöyle bir yorumda bulunmuştur. "Yukarıdaki şartlar altında tanımını bulan köleliğin kötü talih sayılması imkansızdır. Çocuk rahata ermekte, çoğu kez lüksün, inceliğin yaşandığı şartlara kavuşmaktadır. Görevleri de ağır değildir. Kısaca söylemek gerekirse medniyete geçiş yapmıştır" (Kaynak: Ferriman,116-117)
Cariyeler köle olarak hizmette geçirmeleri gereken zamanı tamamladıktan sonra Osmanlı erkekleriyle evlenirlerdi. Kimi zaman daha süreleridolmadan azad edilirlerdi,çünkü köle azat etmek islam'da çok büyük değeri olan bir ibadet olarak kabul edilirdi. Her iki durumda da bu kızlar çok iyi evlilikler yapardı. Güzellikleri, cazibeleri,kültürleriyle gözde gelin adaylarıydılar. Çoğu, içinde büyüdükleri ailelerin oğullarıyla evlenirdi. Bunun yanında, Osmanlı yönetici sınıfıa mensup, genellikle kölelikten gelme erkeklerle evlenmeler de olurdu. Bazı erkekler köle ya da eski köle kızlarla evlenmeyi tercih ederlerdi,çünkü bu evliiklerin masrafı,yönetici sınıfından gelme,özgür bir Osmanlı kadınıyla evlenmek için yapılacak masraftan bir hayli azdı. Hatta, kendileri de eski birer cariye olan köle tüccarları, kızları çok küçük yaşta alır, evlenme çağına gelene kadar büyütüp yetiştirir sonra da çok karlı bir fiyata satarlardı. Cariyelere bir koca bulma görevi evin hanımına aitti. Hanım bu görevi azami bir dikkatle yerine getirirdi,kölelerini iyi yerlere gelin vermesi onun için de bir onur vesilesiydi. Kölenin hizmetinde bulunduğu ailesi onun çeyizini,ev eşyasını hatta çoğu kez evini de verirdi. Emine Fuat Tugay babaannesinin evlendirdiği azad edilmiş bir köleye iki(2) ev verildiğinden bahseder.( Kaynak: Tugay,220.) Leyla Saz,19.yüzyılda bir cariyenin çeyizinde neler bulunduğunu şöyle tarif eder:
"Cariyeler,kölelik yılları boyunca kendisine verilen küçük hediyeler yanında, mücevherler,küpe,elmas yüzük,altın saat,gümüş fincan tabakları ve kahve seti gibi değerli eşyalar da alınırdı. Kıza bir evi döşemek için gerekli bütün eşya ile birlikte gergedan boynuzundan,fildişinden hatta kaplumbağa kabuğundan yapılma küçük zarif kaşıklar verilirdi. Çeyizin zenginliği evin hanımının ne kadar varlıklı olduğuna, kızın köle olarak evde hangi mertebede bulunduğuna göre değişirdi. Pek çok efendi,kölesini evlendirirken ona ev de alırdı,hatta bugün iyi şartlarda yetişmiş pek çok genç kız, hanımını ve efendisinin hayır duasını alarak konağından ayrılan bir kalfanın çeyiz ve ev eşyalarına sahip olmaktan utanmazdı" (Kaynak: Leyla Saz, The Imperial harem of The Sultans/Memoirs of Leyla(saz)hanımefendi[İstanbul:Peva Publications,1994]66-67)
Kölenin Osmanlı ailesiyle bağı hayatı boyunca hatta daha sonra da devam eder, aile çoğu kez kölenin çocuklarına da yardımcı olurdu. Bazı durumlarda ise köleler evlenmektense hizmetinde bulundukları ailelerinin yanında kalmayı isterleri bu durumda hayatlarının sonuna kadar kendilerine bakılırdı. Örneğin Leyla Saz'ın kız kardeşinin dadısı aileden ayrılmayı reddetmiş, kızkardeşin çocuklarını da o büyütmüş, altmış yaşındayken onların yanında vefat etmiştir. (KAYNAK: a.g.e 67)
Osmanlı İmparatorlu'nda kölelik şeriat yoluyla sıkı sıkıya düzenlenmişti. Kölenin hakları, efendisinin veya hanımının ona karşı sorumlulukları açık bir şekilde tanımlanmıştı. Bir cariye satın alındıktan sonra ona ailenin bir ferdi gibi davranılırdı. Köleyi kendi halinde sokağa terk etmek asla sözkonusu olmazdı.
- Köleler memnun kalmadıkları takdirde yeniden satılmayı isteyebilirlerdi, bu konuda kendilerine dayanak olan kanun da vardı.
-Sahipleri onların bu isteğini reddettiği takdirde köle kaçabilir,ama kaçarsa zorunlu kölelik süresi dolmadan özgürlüğüne kavuşamazdı.
-Kaçan kölenin bir köle tüccarına başvurması gerekirdi, bu satıcı on yeni birisine satar, eski efendiyr fr durumu bildirirdi.
Birçok Avrupalı, Osmanlılar'da efendi ve hanımların köllerine gösterdiği özen ve sevgiden özellikle bahsetmiştir. Emine Fuat Tugay, Mısır hidivi olan dedesinin cariyelerin birinden bahisle bu özenli, sevgi dolu muameleye örnek verir. Kendisinin anlattığına göre, köle kadın sık sık hasta olduğundan şikayet etmekte, her seferinde bir paşa(general) olan saray doktoru eve çağrılmaktadır. Yaşı daha ileri olan başka bir cariyr, genç kızın durumu gerektiğinden fazla abarttığını, doktorun da kızın bileğini normalden daha uzun süre tuttuğunu farkeder. Doktor da cariye de sorgulandıkları vakit birbirlerini sevdikleri ortaya çıkar. Neticede evlendirilirler,cariyeye herkese verilen mücevherat ve çeyizin dışında öb üç bin dönüm toprak verilir. Yeni çift damadın evine, cariyenin at arabasıyla gönderilir ki bu da kızın eski efendisinden bir başka hediyedir.(Kaynak: Tugay,305.)
NOT: Bilgiler, kaynakları ile birlikte "Osmanlı Kadını Efsane ve Gerçek" isimli kitaptan alıntılanarak yazılmıştır.
Kaynak Site