Tarih, bir yanıyla bir "ibretler alanı"dır: Kendisinden, günümüz ve gelecek için dersler çıkarılacak olan bir ibretler alanı.
Bunun içindir ki, tarihi iyi anlayabilmek ve ondan gereken ders ve ibretleri çıkarabilmek, toplumlar için en temel sağlık şartlarından birisi kabul edilir.
Tarih hakkındaki fikirlerden önemli birisi, "tekerrür" kavramıdır. Tarihin bir 'tekerrür' olduğu, kökenleri M.Ö. 5. yüzyılda Grek filozofu Eflatun felsefesine kadar inen ve 14. yüzyılda Mağribli filozoftarihçi İbn Haldûn tarafından, bütün dünyada tarih felsefesine derinden tesir edecek şekilde yeniden üretilen ve adına "Çevrimsel Tarih" denen felsefî bir tarih görüşüdür. Buna göre, tarih, çok kısa bir özetle söylenecek olursa, birbirinin tekrarı olan safhalardan oluşur, yani, Güneş'in altında yeni bir şey meydana gelmez.
Bu düşünce birçok bakımlardan eleştirilmiştir. Ancak, bir hususun oldukça doğru tesbit edildiğini de belirtmek icap etmektedir: Vakıa, tarih her zaman bütünüyle, 'aynen' tekerrür etmekte değildir, ama, Tarih'de, birbirinin tip olarak tekrarı veya çok yakın benzeri gibi duran hayli mebzul miktarda olgular ve olaylar vardır. İşte, tarihin bir "ibretler alanı" olarak değeri burada ortaya çıkmaktadır: Geçmişte yapılanlara bakarak, oradan günümüz için dersler çıkarmak, geçmişte yapılan hataları tekrar etmemek. Çünkü insanlık, her sabah dünyayı yeniden kurmaz; zira, insanların birbirlerine bilgi birikimleri yanında tarihî tecrübe birikimlerini de aktarmasıyla "İnsanlık" teşekkül eder. Filozof Herder'in ifadesiyle, geçmiş insanların bilgi ve tecrübe birikimleri olmadığı takdirde Antropolojik İnsan (homo antropos) olan en alt basamaktaki insandan gerçek insana, yani, Beşer'e (Humanus) yükselebilmek mümkün olamaz.
Tarihin bu ibretler alanı oluşuna dair en önemli örneklerden birisi, Roma İmparatorluğu ve onun trajik âkıbetidir. Roma, birçok bakımlardan tarihe mal olmuş çok önemli bir kültür, medeniyet ve siyaset âbidesidir. Fakat, Roma, aynı zamanda başka bir şeyi ile de çok tanınmıştır: Halkı ile savaşmak.
Roma, başlangıçta putperest idi; ama daha henüz güç ve kudretinin zirvesinde iken, çok zorlu bir problemle karşılaştı: Hristiyanlık!
Hristiyanlık, Roma'nın hâkimiyet alanında, vahdâni bir din olarak doğdu ve çok garip bir gelişme çizgisi takip etti. Önce içine doğmuş olduğu Yahudî toplumu tarafından reddedildi, sonra Roma'nın saldırılarına mâruz kaldı. Çok zor şartlar altında yaşamakta olan bu yeni din, bu ağır şartların bir sonucu olarak uzun yıllar boyunca yeraltına inmek zorunda kaldı. Ancak, Hristiyanlık, baskı gördükçe yayıldı, yayıldıkça baskı arttı. Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir din, Hristiyanlık kadar zulüm altında kalmamıştır. Bu zulüm bir yandan putperest Roma devletinden, diğer yandan da Roma'nın putperest halkından geldi. Ortaçağ Patristik felsefesinin önemli isimlerinden Tertullianus'a göre, bu zulüm öylesine şuursuz bir çılgınlığa ulaşmıştır ki, artık ne felâket gelse hemen Hristiyanlar suçlanıyordu ve putperestler hemen sokağa dökülerek şöyle bağırıyorlardı: "Hristiyanlar ateşe!"
Gerçekten de Hristiyanlar diridiri ateşlere atıldılar, aç kaplanlara parçalatıldılar, canlı ölüm makinaları gladyatörlere doğratıldılar. Bu ağır baskılar ve kanlı zulümler uzun yıllar boyunca sürdü gitti. Fakat, hiçbir şey, Tarihin akışını durduramadı, olacak olan oldu ve Necip Fazıl'ın o harikulade teşbihi ile "İsevî mazlumlar", zalimleri kendi imparatorluklarının başşehrinde, Roma'nın başşehri Roma'da, kendi evlerinde, kendi başlarından vurdu ve düşürdü. Bütün çağların görmüş olduğu imparatorlukların en büyüklerinden birisi, Batı'nın ise tartışmasız en büyüğü olan Roma, düşmanlarını mağlup eden "Imperium Romana", bütün tarihinin bu en büyük savaşında mağlup oldu.
Imperium Romana, kendi halkına karşı savaş açtı ve kaybetti. Ancak, devlet ile Halk arasında yüzlerce yıl süren bu savaşın çok kötü birtakım neticeleri hasıl oldu.
Roma, Halk nazarındaki itibarını çok kaybetti. Lakin, genel olarak itibar kaybeden sadece Roma Devleti değildi; daha büyük, daha genel bir kavramlar dizisi çok aşındı. Şöyle ki: Bizzat kendi devletinden ağır zulüm gören Hristiyan Romalılarda "vatan" ve "devlet" kavramlarına duyulan saygı çok tahrip oldu. Bunun yerine, bütün dünyayı aynı derecede vatan ve herkesi de bu vatanın yurttaşı olarak gören "kozmopolitizm" anlayışı yaygınlaştı. Bu itibar kaybı öyle bir safhaya vardı ki, Roma, 4. yüzyıl sonlarında Hun ve German akınları karşısında sarsılıp çatırdadığı zaman, Hristiyan tebaa, Devletin yıkılması karşısında ilgisiz kaldı.
Hristiyanlık Roma ile boğuşarak onu mağlup etti ve Roma'yı hristiyanlaştırdı. Fakat, bu, Hristiyanlık için de bir "piryos zaferi" oldu: Yani, Hristiyanlık bu mücadeleyi kazandı, ama, kendisi de çok ağır yaralar aldı ve dejenere oldu. Bir vahdanî din olan İsa Resulullah'ın mesajı Şirke mağlup oldu ve kirlendi.
* * *
Roma'dan alınacak çok dersler vardır:
* Kendi halkı ile savaşan hiçbir devlet, bu savaşı kazanamaz. Bu, genelde Tarihin, özelde Roma'nın öğrettiği deneysel bir sonuçtur.
* Halkı ile savaşan bir devlet hakkındaki "vatan", "bayrak" gibi kutsal duyguların zayıflamasına, "vatansızlık" ve "kozmopolitizm" fikirlerinin yaygınlaşmasına sebebiyet verir. Halbuki bir devlet, önce bunlarla ayakta durur. Halkına karşı savaş açan bir devlet, bilmelidir ki, yarın sıra kendisinin savunmasına geldiğinde kendisi için kanını dökmeye razı olabilecek insan bulmakta çok zorlanacaktır.
* Devlet ile savaşan bir Halk da bu savaştan çok kereler yara alarak çıkar. Unutulmaması gerekir ki, Devlet, bazan öylesine değer kazanır ki onun varlığı ve hayatiyeti için nice canlar yığınlarla feda edilmek gerekir.
* * *
Tarih'ten dersler almaya ihtiyacımız var:
"Tarih tekerrürdür derler/Hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi?"
Durmuş Hocaoğlu-Aksiyon