Forum
|
Hoş geldiniz,
Ziyaretçi
|
|
|
Yeniden Dövülen Kılıç: İki Dünya Savaşı Arasında Türk Silahlı Kuvvetleri
Emir Yener Giriş Türk askeri tarihi ve diplomasi tarihi günümüzde daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik devrine ve 1912-1922 on yıllık savaş dönemine odaklanmıştır. Ancak Cumhuriyet’in ilk yılları olan iki dünya savaşı arasındaki dönem (interbellum) neredeyse tamamen unutulmuş gibidir. Bu dönemin diplomasi tarihi konusunda son zamanlarda yeni monografiler ortaya çıkarken diplomasinin ana dayanağı olan askeri güç hemen hiç bahsedilmeden geçmektedir. İşte bu denemede, kritik interbellum yılları sırasında Türk silahlı kuvvetleri’nin gelişimi ve diplomasiyle olan ilişkisi kısaca özetlenmeye çalışılacaktır. Organizasyon ve Strateji 1924 anayasası gereğince cumhurbaşkanı aynı zamanda ordunun da başkomutanıdır. Bu tarihte başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’dür. Cumhurbaşkanına doğrudan bağlı olan Genelkurmay tüm silahlı kuvvetlerin koordinasyon ve kontrolünü sağlamakla yükümlüdür. Bu tarihte genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Kara Kuvvetleri üç ordu müfettişliği, dokuz kolordu komutanlığı, on sekiz piyade ve üç süvari tümeni, ile İzmir, Çatalca, Erzurum, Kars ve Çanakkale müstahkem mevkilerinden kuruludur. [1] İlk zırhlı birlik 1936 yılında kurulan 1. Zırhlı Tugay olmuştur. Hava Kuvvetleri KKK bünyesindedir. Toplam dört uçak taburundan oluşmaktadır: 1. Tabur Eskişehir’de, 2. Tabur Diyarbakır’da, 3. Tabur İzmir’de, Deniz Uçak Taburu da yine İzmir’dedir.[2] Deniz Kuvvetleri bir harp filosu ile bir muharip filodan müteşekkildir. Harp filosu bir muharebe kruvazörü ve dört muhrip, ihtiyat filosu iki kruvazör ve iki torpido ganbotu, denizaltı filosu ise beş denizaltı ile bir denizaltı ana gemisinden oluşmaktadır.Bunlar haricinde Osmanlı donanmasından kalma üç eski ganbot (Reis sınıfı) ile üç yeni hücumbot (Doğan sınıfı) da mevcuttur.[3] Kara Kuvvetleri yüksek ateş gücüne sahip bir savunma ordusudur. Ulaştırma yetersizlikleri, mekanizasyon eksikliği ve kaynak yokluğu nedeniyle taarruzi yetenek çok kısıtlıdır. Zaten herhangi bir irredentist/yayılmacı dış politikadan şiddetle kaçınan Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusunu taaruz için hazırlamak ihtiyacı da bulunmamaktadır.[4] Kara kuvvetleri Birinci Dünya Savaşı’nın derslerinden yola çıkarak istihkâmlara ve ateş gücüne dayalı bir derinlemesine savunma doktrini benimsemiştir. Hava Kuvvetlerinin görevi kara ordusuna keşif ve yakın hava desteği sağlamaktır. Deniz kuvvetleri tüm silahlı kuvvetler içinde en zayıf konumda olandır ve kendisinden çok fazla şey beklenmemektedir. Eldeki az sayıda su üstü savaş gemisinden (bir zırhlı, iki kruvazör ve dört muhrip) beklenen olası bir çıkartmayı mümkün mertebe geçiktirmeye çalışmaktır. Genelkurmay Türk kıyılarının savunması için mayın tarlalarına ve denizaltılara dayanan bir stratejiye dayanmaktaydı. Orduya savaş arası yıllarda düşen en büyük görev; gerek dağlık arazisi, gerek savaşta uğradığı büyük yıkım gerekse geri kalmışlığı nedeniyle idare ve düzen tanımayan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yeniden otorite ve asayişi sağlamak, çıkan bölücü eşkiyaları temizlemek olmuştur. Piyade Kara ordusunun belkemiği Vaka-i Hayriye’den beri devamedegeldiği üzere piyadedir. Türk piyadesi geçen yüz yıl içinde yaptığı savaşlarda dünya çapında bir dövüşkenlik ve dayanıklılık ünü kazanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında yeniden düzenlenen piyade birliklerinin yapısı savaştan sonra da aynı kaldı. Bu örgütlenmeye göre her tümen üç alaydan, her alay üç taburdan, her tabur da üç bölükten oluşuyordu. Tümen bünyesinde yoğun ateş destek birimleri vardı ki bunlar 1 makineli tüfek bölüğü (9 mitralyöz), 1 havan bölüğü ve 1 topçu alayı idi. Ayrıca her piyade bölüğünde 12 adet kadar hafif makineli tüfek de mevcuttu.[5] Süvari Kurtuluş Savaşı sırasında olağanüstü başarılı cephe gerisi akıncılığı yaparak Yunan Ordusu’nun dengesini bozmakta çok büyük rol oynayan süvariler iki savaş arasında kürt ayaklanmalarının bastırılmasında da kilit bir rol üstlenmişlerdi zira geçit vermez dağlık Doğu Anadolu’da hızlı tepki verecek ve eşkiyayı kaçmasına fırsat bırakmadan imha edebilecek yegâne birlik süvari idi. İki savaş arası dönemde üç nizami süvari tümeninin yanında jandarmalar da bindirilmiş kıta olarak önemli işlevler görüyorlardı. Süvari tümenleri piyade gibi statik yapılar değillerdi; kriz anlarında bünyelerindeki tugaylar/alaylar ihtiyaç halindeki tümen veya kolorduların hizmetine verilebiliyordu. Süvari tümenleri de ağır makineli tüfek ve koşulu cebel toplarıyla desteklenmekteydiler. Zırhlı Birlikler Cumhuriyet Ordusu’nun mekanizasyon düzeyindeki düşüklük daha önce de belirtilmiştir. Tamamen savunma üstüne kurulu olan cumhuriyetçi dış politikanın mantıksal sonucu mevzi savaşı’nın temel strateji olarak belirlenmesi oldu. Dolayısıyla hücum doktrini (yani mevzi kırma) amacıyla icat edilen tanklara Türk Ordusu’nda fazla ihtiyaç bulunmuyordu. Ne var ki şeyh sait ayaklanmasından sonra iç güvenlik için yüksek hareketlilik ve ateş gücüne sahip olan zırhlı araçların bir ölçüde olsun varlığının zorunlu olduğu anlaşıldı. İnterbellum dönemin en iyi tankları SSCB tarafından üretilmekteydi ve Türkiye Cumhuriyeti daha Kurtuluş Savaşı yıllarından beri SSCB ile ittifak düzeyinde bir ilişkiye sahipti. Bunun sonucunda, özellikle Fahrettin (Altay) Paşa başkanlığındaki bir Türk askeri heyeti’nin 1934 Kiev manevralarına katılmasıyla sağlanan temaslar sonucu 1936 yılında bir zırhlı tugay kurulmuş; Sovyet yapısı T-26 tankları ve BA-3 zırhlı otomobilleriyle donatılmıştır. Bu zırhlı tugay 1937 Dersim Ayaklanması’nın bastırılmasında başarıyla kullanılacaktır. Hava kuvvetleri Türk havacılığı 1911 yılındaki başlangıcıyla Avrupa’nın ilklerinden birisi olmak ünvanını kazanmıştı. Lakin havacılık gibi en ileri düzeyde teknoloji ve eğitim gerektiren bir alanda Osmanlı havacılığının kendi başına çok ilerleyebileceği düşünülemezdi. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nda yetenekli Alman subaylar tarafından örgütlenip eğitilen Türk tayyare birlikleri ordu içinde küçük bir seçkin azınlık haline gelmeyi başardı. 1923 yılından sonra askeri harcamaların en alt düzeye çekilip ekonomik onarım sürecinin başlamasıyla Türk havacılığı da durakladı. 1936 yılında eldeki az sayıda av ve rasat-bombardıman uçağı ancak iç güvenlik işlerinde kullanmak için yeterliydi. Dahası, eğitim uçaklarının azlığından dolayı pilotlar beş yıl boyunca yerde eğitim görmek durumunda kalıyor, yeterli uçuş eğitimi alamıyorlardı. İki yıl sonraki bir İngiliz raporu Türk pilotlarının kalitesinin Avrupa standartlarında ancak vasat kabul edilebileceğinin altını çizmiş, özellikle kötü havada uçuş yeteneklerinin sınırlılığını ve hava alanlarının yetersizliğini vurgulamıştı.[6] Tüm yetersizliklere rağmen Kayseri’de açılan uçak fabrikası Türkiye için devrimsel denebilecek önemde bir atılımdı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Alman yardımı olarak gelen Albatros uçakları ile Kurtuluş Savaşı esnasında İtalyan tüccar Signor Parrachini aracılığıyla satın alınan Fransız tasarımı SPAD av ve Breguet rasat-bombardıman uçakları 1920’lerin sonuna dek Türk askeri havacılığının belkemiğini oluşturmuştur. 1932 yılında, artık çoktan demode olmuş ve kullanım ömürlerini uzun süre önce doldurmuş bulunan bu uçakları değiştirmek üzere Amerikan Curtiss fabrikasıyla bir lisans anlaşmasına varılarak bu firmanın ürettiği çevik, bakımı kolay ve dayanıklı Goshawk av-bombardıman uçağının üretimine Kayseri fabrikasında başlandı. Cumhuriyet’in kuruluşundan sadece üç yıl sonra, tüm mevcudiyetini büyük bir tehlikeye düşüren bölücü şeyh sait kürt ayaklanmasının bastırılmasında karşılaşılan büyük zorluklar ve hemen eş zamanlı olarak Irak’taki İngiliz yönetimine karşı Kuzey Irak kürtlerinin başlattığı tehlikeli irredentist ayaklanmanın bastırılmasında İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin bombardıman uçaklarıyla kazandığı büyük başarı Türk Genelkurmay’ı tarafından da dikkatle not edilmiş; yeterli miktarda bombardıman uçağına sahip bulunmanın elzem olduğu anlaşılmıştı. Nitekim Fransız Breguet firması ile yapılan anlaşma yoluyla modern bir hafif bombardıman uçağı olan Breguet XIX satın alındı. Bu kararın isabetliliğini 1937 yılında patlayan Dersim Ayaklanması'nın bastırılmasında hava kuvvetlerinin oynadığı belirleyici rol fazlasıyla gösterecekti. Donanma Birinci Dünya Savaşı’ndan en acınacak halde çıkan branş donanma oldu. Zaten küçük ve eski olan Osmanlı Donanması çarpışmalarda ağır kayıplara uğramıştı.. Eldeki en modern savaş gemileri olan iki zırhlıdan biri (Barbaros Hayreddin), üç kruvazörden biri (Midilli), sekiz büyük torpidobottan üçü savaşta batmış, Yavuz muharebe gemisi ile Mecidiye kruvazörü ağır biçimde yaralanmış, denize açılamaz halde savaşı bitirmişlerdi. Çalışır halde kalan artık antikalaşmış bir torpidobot ve ganbot koleksiyonu ise İtilaf güçlerince İstanbul çevresinde bağlanmış, birkaçına istanbul hükümetine sadık mürettebat emrinde milliyetçi direnişin Karadeniz’de yaptığı silah kaçakçılığını önlemek veya Ege sularındaki süreğen kaçakçılığı engellemek için denize açılma izni vermişlerdi. Bunlardan Alemdar kurtarma gemisi gibi bazıları Ankara hükümetine katıldı ve büyük yararlılık gösterdi. Lakin Kurtuluş Savaşı’nın sonuçlandırılmasında donanmanın hizmeti yok denecek kadar az oldu. Bu durum, en başta Fevzi Paşa olmak üzere, ülke savunmasında söz sahibi olacak büyük subayların donanmaya küçümseme ve horgörüyle yaklaşmasına yol açtı.[7] Genç cumhuriyetin donanmasının belini bir dereceye kadar doğrultabilmesi çoğu durumda ancak Atatürk’ün doğrudan müdahalesiyle gerçekleşebilmiştir. Bu tür müdahalelerin ilki daha 1924 yılında, Fevzi Paşa’nın donanmayı Genelkurmay’a bağlamak görüşlerinin aleyhine olarak Atatürk’ün donanmadan sorumlu bir bakanlığın, Bahriye Vekâleti’nin kurulmasını emretmesiyle başlar. Bahriye Vekâleti eldeki hizmet görebilir halde bulunan savaş gemilerinin bir dökümünü yapmak, tamire muhtaç olanların tamiratını tamamlamak ve donanma altyapısını yeniden kurmaya başlamak gibi önemli işlere imza atmıştır. Bunun yanında, personel alt yapısı da neredeyse tamamen çöken donanmayı tekrar yürütecek subay ve eratı yetiştirmek amacıyla Almanya’dan bir müşavir öğretmen heyeti getirilmiş; talimnameler ve teknik kitaplar türkçeye çevrilmeye başlanmıştır. Ayrıca Yavuz’un onarımı için Gölcük’te üslenecek bir yüzer dok ve karadaki uzantı yapıların inşası ile denizaltı filosunun oluşturulmaya başlanması da Bahriye Vekâleti döneminde yapılan işlerdir. Ne var ki, Bahriye Vekili İhsan Bey’in adının karıştığı bir yolsuzluk davası bahane edilerek (yavuz-havuz davası) bakanlık lağvedilmiş ve donanma Genelkurmay’a bağlanarak Fevzi Paşa’nın istediği şekilde iş sonuçlanmıştır.[8] Ancak Bahriye Vekâleti’nin attığı adımlar genç cumhuriyeti tam anlamıyla donanmasızlıktan kurtarmış, Ege ve Karadeniz’de dikkate alınması gereken bir güç haline getirmiştir. Yavuz zırhlısının tamiri için gereken dok’un çevresinde kurulan altyapı sayesinde de cumhuriyet donanması güvenli ve yetkin bir tersaneye kavuşmuştur denilebilir. İki savaş arası dönemde Türkiye’nin askeri yenilenme çabaları kapsamında, önemli diplomatik sonuçları da olan ilginç anlaşmalar yine donanma için imzalanmışlardır. Özellikle postebellum status quo’ya muhalif devletlerden İtalya ve sonra da Almanya ile yapılan deniz silahları anlaşmaları genç cumhuriyet’in uluslar arası diplomasi’de Lozan sonrası en kayda değer bazı açılımlarını yapmasını sağlamıştır ki bunlara bir sonraki bölümde değinilecektir. 1936 yılında donanma’nın iki filosu şu gemilerden oluşuyordu: Yavuz muharebe kruvazörü; Zafer, Kocatepe, Adatepe, Tınaztepe muhripleri harp filosunu, Hamidiye ve Mecidiye muhafazalı kruvazörleri ile Berk ve Peyk torpido ganbotları ihtiyat filoyu, Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya, Dumlupınar ve Gür denizaltıları ile Erkin denizaltı ana gemisi de denizaltı filosunu oluşturmaktaydı. Ayrıca antebellum şalopalar ile İtalya’dan satın alınan hücumbotlar da sahil savunmasını sağlamaktaydı. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Diplomasi Lozan anlaşmasının imzalanmasıyla beraber, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihe karışması tescillenmiş oluyordu. On yıl süren feci savaş sonucunda kurulan Cumhuriyet bitap düşmüş 13 milyonluk bir nüfus ve yerle bir olmuş bir ekonomi’den başka sermayeye sahip değildi. Gerek halk gerekse yöneticilerin tek dileği acil ve kalıcı bir barış ortamını korumak ve ekonomik kalkınmaya girişmekti. Bundan dolayı ordu hızla terhis edildi. Ne var ki Osmanlı’nın zorlu politik mirası yeni devletin de yakasını kolay bırakmayacaktı. Nitekim iç ve dış politikada kısa süre içinde karşılaşılan yüksek tansiyonlu vaziyetler sonucu asgari düzeye indirilen askeri harcamaları kademe kademe yükseltmek gerekmiştir. Cumhuriyet’in elinde üç büyük dış sorun vardı: İtalya ile olan ilişkiler, Musul-Kerkük meselesi ve İskenderun (Hatay) sorunu. İçeride ise, için için kaynayan bölücü Kürtler’in giriştiği ayaklanmalar tüm sorunlar arasında en ciddi olanıydı. 1926 Şeyh Sait ayaklanması sonucu Musul-Kerkük üstündeki iddialardan vazgeçilmek zorunda kalınmasıyla bu dosya başarısızlıkla kapatıldı. Hatay sorunu ise Fransa ile yapılan başarılı diplomasi sayesinde 1939 yılında İskenderun sancağı’nın geri alınması sonucuna ulaştı. Yine bu arada, Milletler Cemiyeti ile yapılan başarılı müzakereler sonucu Lozan’da silahsızlandırılmış bulunan boğazların tüm tasarruf hakkı 1936 Montreux konvansiyonu uyarınca Türkiye’ye iade edildi. Ancak inişli çıkışlı bir seyir izleyen interbellum Türk-İtalyan ilişkileri dış politikayı belirleyen birinci etken olarak kalmaya devam etmiştir. Bu ilginç öykü hem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin stratejisini hem de yapısını belirlemesinde önemli bir role sahiptir. Kurtuluş Savaşı sırasında İtalya ile Ankara hükümeti ilişkileri oldukça sıcak olmuştu. İtalya, Birinci Dünya Savaşı’na esas giriş amacı olan Alto Adige ve Dalmaçya bölgelerinin tam hakimiyetini ele geçirememiş, özellikle Fransa ve İngiltere’nin baskısı sonucu Dalmaçya’yı Yugoslavya’ya kaptırmıştı. İtalyan hükümeti ve kamuoyunda derin bir öfke ve hayal kırıklığı vardı. Üstelik, Sykes-Picot anlaşmasında İtalya’ya vaat edilen İzmir bölgesi’nin Yunanistan’a peşkeş çekilmesi İtalyanları iyice çileden çıkarmıştı. Böylece İtalya; Fransa ve İngiltere ile onların müttefiki Yunanistan’ın Anadolu’da Türkler tarafından yenilmelerini büyük bir tatminle seyretti; tüm bu çatışma esnasında tarafsız, hatta Türk taraftarı bir tavır alarak Ankara hükümeti’ne de hayli yardımcı oldu. Ancak iki ülke ilişkilerinde yaşanan bu bahar havası çok uzun süreli olmadı. Ankara hükümeti İtalyanları Anglo-Fransız ittifakından kopartmak için cömert ekonomik ayrıcalıklar vaadinde bulunmuş, ama bunları Lozan’da uyguladığı usta diplomasi ile kadük bırakmayı becerince ilişkiler oldukça kötü bir duruma düşmüştü. Beri yandan, Dalmaçya İtalyanlarını kullanarak bölgeyi savaş sonrası kargaşasından istifade geri kazanma çabaları da başarısızlığa uğramıştı. Dolayısıyla tatminsiz İtalyan politikası arzularını akıtacak yeni mecralar aramaya koyulmuş ve bu sert yüzünü Adriyatik ve Ege’de ihtilaflı olduğu Yunanistan’ın Korfu adasını 1922’de topa tutarak göstermişti. En nihayet İtalya gözünü tekrar asıl yağlı lokmaya, Türkiye’nin Ege kıyılarına çevirdi. Yeni Türk Cumhuriyet’i İtalyan dış işleri tarafından dikkatle izleniyor, iktisadi ve askeri zayıflığının Kemalist reformların yaratacağı öngörülen iç kargaşalarla başa çıkamayacağı ve devletin her an yıkılabileceği düşünülüyordu. Böyle bir olasılıkta hızlı davranmak için on iki adalarda askeri yığınağa girişilmeye bile başlanmıştı. Türk Dışişleri ile Genelkurmay da İtalyan niyetlerinin farkındaydı ve önlemleri buna göre almaktaydı. Nitekim silahlı kuvvetlerin yeniden yapılandırılmasında atılan ilk adım İtalyanların ilk saldıracağı yer olduğu tahmin edilen İzmir’i bir müstahkem mevki haline getirmek olmuştur. Özellikle 1924-1926 arasında savaş korkusunun en yükseğe çıkmasıyla askeri harcamalar hemen tamamen İzmir’in tahkimatına ayrıldı.[9] Fakat Şeyh Sait İsyanı’nın başarıyla bastırılması sonucu Türkiye Cumhuriyeti askeri yeteneğini ispat edince gerilimde bir düşüş yaşandı. Asıl dönüm noktasına ise 1928 yılında gelindi. İtalyan revizyonizmi’nin sözcüsü Faşist Parti 1922 yılında hükümeti ele geçirmişti ancak gerek Mussolini’nin gerekse partinin konumu henüz sağlam olmaktan uzaktı ve tono fascista, yani “faşist tarz”ın tüm devlet kurumlarına yerleştirilmesi için daha zaman gerekliydi. İtalyan dışişlerinde bu “devir-teslim” 1928 yılında gerçekleşti. Aynı yıl Mussolini verdiği bir demecinde İtalya’nın eskiyle taban tabana zıt yeni yaklaşımını şöyle özetledi: “Bundan böyle Roma Türkiye’yi olduğu gibi, gücünü ve nüfusunu dikkate alarak tanımak mecburiyetindedir”[10] Benzer şekilde Yunanistan nezdinde de iyi niyet girişimleri yapıldı. Bu yeni halin başlıca sebebi Faşist yönetimin Fransa ile olan husumetiydi. Mussolini’nin Afrika imparatorluğu planlarına Tunus üstünde hakimiyet ve Cibuti şehrinin ele geçirilmesi de dahildi ki bu Fransa ile düşmanlık demekti. Yakın dönemde rüştünü ispat eden ve iç istikrarını sağlamayı başaran Türkiye’yi karşısına almaktansa tarafsız, hatta yanında görmek doğal olarak Duce’nin tercihiydi. Ancak geçen yılların savaş raddesine yaklaşan bozukluktaki ilişkileri göz önüne alınınca bu yakınlaşmanın gerçekleşmesi çok zor gözükmekteydi. Tam bu sırada uluslar arası konjonktür Mussolini’ye altın bir fırsat sundu: Ankara elçisi Türk hükümetinin uluslar arası pazarda donanması için yeni gemiler aradığını rapor ediyordu. Daha önce not edildiği gibi, Türk donanması 1920’lerin ortalarında tam anlamıyla bir enkaz halindeydi. İtalya ile yaşanan gerginlik en azından birkaç modern birimin donanmaya alınması gerektiğini savunanların argümanını güçlendirmişti. Nitekim bizzat Atatürk’ün devreye girmesiyle, dar Ege sularında en çok işe yarayacak savaş gemisi tipi olan muhriplerden dört tane alınması yönünde karar çıktı. Süratli ve torpil ile silahlı muhripler gece saldırıları yapmak için çok elverişliydiler. Ancak Cumhuriyet’in önünde büyük bir sorun duruyordu: oldukça daralmış bulunan askeri pazar ve başlıca savaş gemisi üreticisi olan İngiltere ve Fransa ile ilişkilerin, kötü denmese de çok sıcak düzeyde olmayışı. Özellikle İngiltere’nin 1914 yılında Osmanlı donanması için inşa edilen iki dretnotu hukuk dışı yollarla gasp etmesi hala olanca netliğiyle akıllardaydı. Beri yandan Birinci Dünya Savaşı’nın korkunç tecrübeleri sonucu dünya’ya genel bir savaş karşıtlığı egemen olmuş, askeri endüstriler ciddi ölçülerde küçültülmüş ve dünya piyasasına askeri malzeme arzı silahsızlanma programlarına paralel olarak azalmış; fiyatlar da orantılı olarak artmıştı. Ekonomik kısıtlamalar da Türk hükümeti için çok ciddi bir sorun teşkil ediyordu. A.B.D ve Fransa nezdinde yapılan teşebbüslerin başarısız olması üstüne İtalyan dışişleri fırsatı hemen değerlendirdi: bizzat Mussolini’nin emri üstüne İtalyan elçisi, hükümetinin Cenova’nın Ansaldo fabrikalarında dört adet Folgore sınıfı muhribin, Monfalcone fabrikalarında iki adet Bernardis sınıfı denizaltının ve Venedik tersanesinde MAS tipi üç modern hücumbotun yarı fiyatına Türk donanması için inşa etmek isteğinde olduğunu belirtti. Haber Ankara’da önce şaşkınlıkla ve şüpheyle karşılandı fakat İtalyan hükümetinin şüpheleri dağıtmak için daha da fazla kolaylık ve teminat vermesi üstüne bu memnuniyete dönüştü. Faşist hükümetin çok kısa süre önceye kadar düşman konumundaki Türkiye’ye böylesi kapsamlı kolaylıkları vermesinde ilişkileri düzeltmekten başka bir itki daha vardı vardı: Mussolini gerçekleştirdiği muazzam sanayi hamlesini pekiştirmek için İtalyan ürünlerine dış Pazar gerektiğinin fazlasıyla farkındaydı. Savaştan önce dünyanın başlıca silah ihracatçıları olan İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya’nın pazardan çekilmeleri sonucu ortada büyük bir boşluk oluşmuştu. Faşist İtalya ise bu boşluğu doldurarak interbellum dönemin başlıca silah ihracatçısı konumuna gelmekten fazlasıyla memnundu. İlginçtir, İtalyan teklifi sadece gemi inşaatıyla kısıtlı değildi. Türk deniz subayı namzetlerinin İtalya’da staj görmeleri de teklif edilmişti. Bu noktada İtalyanlar oldukça eski bir taktiği uyguluyorlardı: Türkler üstünde askeri misyonlar aracılığıyla nüfuz elde etmek. Nitekim Türkiye-İtalya arasındaki kapıların tekrar açılmasıyla Faşist parti Türkiye’de yoğun bir reklam ve propaganda faaliyetlerine girişti. 1930’ların başında faşist kültürü tanıtan sergiler açıldı, fütürist edebiyatçılar ve ressamlar ideolojilerini Türkiye’de tanıtmak için büyük çaba gösterdiler.[11] 1928 yılında İtalya ile savaş gemileri anlaşmasının imzalanması ile başlayan süreç 1932’de bu gemilerin inşaatlarının tamamlanıp Türkiye teslim edilmeleri ile birlikte doruğuna ulaştı. Nitekim İtalyan elçisi artık Türk hükümetinin İtalya’yı muhtemel düşman listesinden çıkarttığını rapor edebiliyordu. Faşist diplomasi böylece ikinci hamlesine girişti: Yunanistan ve Türkiye’nin barışması için arabuluculuk yapmak ve bu iki devleti Fransa’ya karşı yanına çekmek. Nitekim yine aynı Ansaldo fabrikaları Yunan donanmasını benzer şekilde güçlendirmek için faaliyete geçirildi. İtalyan dışişleri de Türkiye ve Yunanistan arasında faaliyete hız verdi. 1935 yılında Türk-Yunan dostluk anlaşmasının imzalanması bu amacın da gerçekleştiğini belirtir gibiydi. Ama gerçek bu değildi. İtalya 1935 yılına gelindiğinde gösterdiği çabalarda başarısızlığa uğramış bulunuyordu. İlk olarak, Türkiye ve Fransa arasında İskenderun sancağı ciddi bir problem olmakla beraber Türkiye’yi revizyonist kampa itecek raddede bir sorun teşkil etmiyordu. Türk hükümeti sorunu milletler cemiyeti bünyesinde çözmeye kesinlikle kararlıydı. Kısacası, İtalyan dışişleri bu noktada yanlış hesap yapmıştı. İkinci olarak, Türk-Yunan yakınlaşması İtalyanların istediği gibi Fransa aleyhtarı bir ittifak biçiminde değil, karşılıklı saldırmazlık teminatı biçiminde gerçekleşmekteydi. Ayrıca İtalyanların Kuzey ve Doğu Afrika’da yayılma hevesleri Türk hükümetini fazlasıyla endişelendirmekteydi. Mare Nostrum siyasetinin Akdeniz’e kıyısı olan tüm ülkelere bir meydan okuma olduğu açıktı. 1935 yılında İtalya’nın Etiyopya işgalinde Türkiye açıkça Etiyopya’nın yanında yer alınca Türk-İtalyan ilişkileri sarsıldı. İtalyanlar büyük bir düşüncesizlikle, bir yıl sonra gerçekleşen Montreux görüşmelerinde Türkiye’yi tehdit eder bir tavır takınınca da Türk-İtalyan yakınlaşması kesin olarak son buldu. İtalya artık tekrar Türkiye için baş dış tehlike olarak algılanmaya başladı. Bu durum Faşist hükümetin 1943 yılında yıkılışına dek de değişmeden kalacaktı.[12] Türk Silahlı Kuvvetleri için kısa bir süre baş silah tedarikçisi haline gelen İtalya konumunu böylece yitirince oluşan boşluk yeniden silahlanan Almanya tarafından hızla dolduruldu. 1933 yılında iktidara gelen Nasyonal Sosyalistler iki yıl sonra Alman ordusu ve silah endüstrisini kısıtlayan Versailles anlaşmasını tek taraflı olarak kaldırdılar. Alman silah endüstrisine kaybettiği ağırlığını yeniden kazandırmak amacıyla devlet teşvikli kütlesel bir üretim artışı yaratıldı. Bununla eş zamanlı olarak Almanya’nın uluslar arası silah pazarındaki payını yeniden arttırmak için yoğun faaliyete girişildi. Türkiye Cumhuriyeti gerek stratejik konumu gerek tarihsel bağları nedeniyle Alman dışişlerinde ve dış pazarında çok özel bir konuma sahipti. Nasyonal Sosyalistler Türkiye üstündeki Alman etkisini yeniden inşa etmek hemen harekete geçtiler. Türk yönetici tabakasını oluşturan asker ve bürokratların çoğunlukla, geçen yüzyılda Alman askeri misyonları tarafından eğitilmiş olmaları çabalarını kolaylaştıran önemli bir unsurdu. Versailles anlaşmasının yürürlükte olduğu yıllarda Alman donanması ana silahı olan denizaltıları yapmaktan men edilmiş bulunuyordu. Fakat bir savaş olasılığında hızla yeni bir denizaltı filosu kurabilmek için gerekli teknik altyapıyı ve subay kadrosunu korumaları gerekiyordu. Bu amaçla Alman tersaneleri, Alman nüfuzunun güçlü olduğu birçok ülkede paravan şirketler kurdu, Alman donanması ise teknik müşavir heyetleri gönderdi. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardı. Türk-Alman askeri anlaşmalarının ilk aşaması işte bu müşavir heyetinin inisiyatifiyle başladı. Dünya Savaşı’nın en başarılı denizaltı subayı ve Türkiye’deki Alman donanma müşavirlerinin başı olan Lothar von Arnauld de la Periere 1936 yılında kendi inisiyatifiyle harekete geçerek Türk donanmasını İspanya’nın Cadiz tersanesinde Alman mühendisleri tarafından inşa edilen, lakin patlayan iç savaş nedeniyle hizmete alınmayıp satışa çıkarılan E-1 denizaltısını almaya ikna etti. Tasarım öylesine memnuniyet verici bulundu ki Krupp’un Germaniawerft fabrikasıyla anlaşma yapılması ve geliştirilmiş E-1 tasarımına göre inşa edilecek dört yeni denizaltı alınması kararına varıldı. Daha da önemlisi, bu denizaltılardan sadece ikisi Krupp fabrikasında yapılacak, diğer ikisi Alman teknik yardımı ile İstanbul Valde tersanesinde inşa edilecekti. Ay sınıfı adı verilen bu dört botun inşası Türk-Alman askeri ilişkilerinin kapısını açan olay oldu. Kısa süre içinde Mauser ve Rheinmetall, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında olduğu gibi Türkiye’nin de baş kara silahları sağlayıcıları konumuna geldi. Ancak bu sefer anlaşmalar sadece satın alma değil teknoloji transferini içermesi açısından kritik bir farklılık taşıyorlardı. Rheinmetall Türk topçusunun yenilenmesi işini üstlenirken Mauser de piyade silahlarına eğildi. Kırıkkale fabrikası bu iki şirketin üretimi olan tanksavar topları, piyade tüfekleri ve cephaneyi üretmeye başladı. Tüm bu üretimlerin karşılanması ise para ile değil, interbellum dönemin ekonomik buhranında ortaya çıkan kliring anlaşmalarıyla gerçekleşti. Sonuç 1912 ile 1922 yılları arasında süren on yıllık savaşın ardından yıkılan Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu toprakları üstünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, öncülünün sonunu getiren saldırgan politikalardan uzak durmak konusunda kesin bir kararlılığa sahipti. Yeni ülkenin yöneticileri çok zor kazandıkları status quo’yu korumak temelinde dış politikalarını ve askeri stratejilerini kurdular. Onların istedikleri Askeri harcamaları minimum düzeye indirmek ve çevre ülkelerle olabildiğince iyi ilişkiler kurup iç istikrarı geliştirmek, ekonomik kalkınmaya hız vermekti. Ne var ki bu kendiliğinden izolasyon seçimi gerek iç gerek dış sorunların karşısında aşama aşama terk edilmek zorunda kalındı. Buna paralel olarak askeri harcamaların oranı giderek arttı, silahlı kuvvetler tekrar yapılandırıldı. Yine de tüm bu değişimlerin her zaman savunma temelli bir strateji çerçevesinde gerçekleştiğini söylemek gerekir. Cumhuriyet, varlığını tehlikeye sokan bölücü kürt isyanlarını büyük bir etkinlikle bastırmayı ve Kürt bölücülüğünün belini en az elli yıllık bir süre için kırmayı başardı. Beri yandan, diplomasiyi ve uluslar arası dengeleri kullanarak zayıflık emaresi arayan İtalyan yayılmacılığının önünü almayı da başardı. Öyle ki, Faşist İtalya Türkiye’yi sonunda ciddiye almak ve yanına çekmeye çalışmak yolunu seçmeye mecbur oldu. Türkiye’nin revizyonist kampa her zaman mesafeli durması ise eski düşmanları olan batı ülkeleriyle arasındaki sorunları diplomasiyle çözebilmesine ve ilişkilerini giderek düzeltebilmesine olanak verdi. Bu denge oyunu hem Türkiye’nin interbellum dönemin kıt kaynaklarını başarıyla kullanarak ordusu ve askeri endüstrisini belirlenen strateji doğrultusunda olabildiğince yeniden yapılandırılmasını sağladı hem de patlayan ikinci dünya savaşında tarafsızlığını korumakta başarılı kalmasına ve savaş sonrası dönemde NATO’nun Avrupa’daki en büyük askeri gücüne dönüşmesine giden yolun temellerini attı. Dipnotlar: [1] ATASE, “Altıncı Askeri Tarih Semineri Bildirileri I İkinci Dünya Harbi ve Türkiye”, Ankara 1998, sf. 331 [2] a.g.e sf. 332 [3] Büyüktuğrul,Afif “Büyük Atamız ve Türk Denizciliği”, Ankara 1978 sf. 252-265 [4] Deringil, Selim; “Denge Oyunu”, İstanbul 2003 sf 31-32 [5] www.tdg.nu/OOBs/1939-1945/oob_toe_balkan_1940.htm [6] Deringil, sf. 33-34 [7] Büyüktuğrul, sf. 90-94 [8] Büyüktuğrul, sf. 106-110 [9] Barlas, Dilek & Güvenç, Serhat; “To Build a Navy with the Help of Adversary: Italian-Turkish Naval Arms Trade, 1929-32”, sf.144-146. [10] A.g.e, sf.148-149. [11] Barlas & Güvenç, sf. 150-155. [12] Barlas & Güvenç, sf. 160-162. Kaynakça: ATASE, “Altıncı Askeri Tarih Semineri Bildirileri I İkinci Dünya Harbi ve Türkiye”, Ankara 1998 Barlas, Dilek & Güvenç, Serhat; “To Build a Navy with the Help of Adversary: Italian-Turkish Naval Arms Trade, 1929-32” Büyüktuğrul, Afif; “Büyük Atamız ve Türk Denizciliği”, Ankara 1978 Deringil, Selim; “Denge Oyunu”, İstanbul 2003 Bu kıymetli çalışmayı hazırlayan ve burada yayınlamam için benimle paylaşan değerli dostum tarihçi Emir Yener'e teşekkürü borç bilirim. Gönderen Mehmet Fatih Baş |
|
|
|
